25 Aralık 2009 Cuma

Ülke yönetimi ve apartman yönetimi


Bir ülkenin yönetimi en az bir apartman yönetimi kadar ciddi olmalıdır.

Diğer ülkeler nasıl yönetiliyor bilemem ama, başka ülke yönetimlerinde olmasa da, temel bir mantık ileri sürülüyorsa üzerinde düşünmek gerekir diye inanıyorum.

Nedir bu mantık?

Gayet basit... Sabık yönetimin kendini ibra etmesi...

Her hükümet iktidara geldiğinde, ülkenin kaderi üzerinde etkin rol oynayacak değişiklikler yapar. Hatta bu değişiklikleri ülke menfatinin aleyhine, partisinin çıkarları için de yapar. Ne var ki, seçim sonrası ya tekrar seçilerek hayatına devam eder ya da iktidarı başka bir partiye devreder. Hiç hesap vermeden... Kendini ibra etmeden...

Peki ama gerek yeniden göreve devam edebilmesi için gerekse yeni partiye iktidarı devredebilmesi için kendini önce temize çıkarması gerekmez mi? Yaptığı işlerin hesabını vermesi gerekmez mi?

Hayır... Buna hiç gerek duyulmaz. Meşru ya da gayrimeşru ne yaptıysa yanına kâr kalır. Kimseye hesap vermez. Yerine geçen parti iktidar olur ama o da sadece eski hükümetin yaptıklarını kötüler durur. Kendinden sonra gelecek olanlar da aynı şeyi yapacaklardır. Havanda su döverek bu böyle devam eder gider...

Bir ülke; özellikle bizim ülkemiz böyle idare edildiği sürece, belini doğrultamayacaktır.

Hiçbir iktidar, görevden ayrılırken kendini ibra etmeden, hesap vermeden kenara çekilememeli. HESAP VERMELİ, HESAP... Hem de çok çetin sorgulamalarla...

Bu hesabı kime vermeli, sorgulayan veya sorgulayanlar kimler olmalı, hata veya kusurların müeyyideleri neler olmalı; bunu ben bilemem. Orası hukukçuların, bilim adamlarının işi...

En basit şekliyle bir apartman yönetiminde bile eski yönetim kendini ibra etmeden yeni yönetici seçimine geçilmezken koskaca bir ülke yönetiminden sonra neden bir ibra zorunluluğu getirilmez? Kimse "Başka ülkelerde böyle bir örnek yok" demesin. Çünkü hepimiz biliyoruz ki bizim ülkemiz kadar berbat yönetilen bir ülke daha yok...

Böyle bir kural hiçbir zaman getirilmeyeceği gibi teklif dahi edilmeyecektir. Zira yönetime talip olan hiçbir partinin işine gelmeyecektir bu. Aynen, dokunulmazlıkların kaldırılmayacağı veya yalnızca kürsüdeki konuşmalarla sınırlandırılmayacağı gibi...

Merak ediyorum: Acaba böylesine bir ibra zorunluluğu getirilse, tüm partilerin iktidar hırsı ve şevki bugünkü ihtirasla devam eder mi?

23 Aralık 2009 Çarşamba

İkiyüzlülük ve "Sayın"...


Herkes birilerinden bahsederken söze "Sayın" diye başlıyor.

Ne güzel!..

İyi güzel de... sonra gelen hakaretler ne oluyor? Diyorum ki "Hakaret edip aşağıladığına göre saygı duymuyorsun. Saygı duymadığın bir insana neden "Sayın" diyorsun? Anlamı ne bunun? "

Merak ediyorum; bir insan herkese saygı duymak zorunda mı? Hukuken bir mecburiyet mi var?

Saygısızlık etsin demiyorum ama saygı duymak zorunda da olamaz kimse kimseye...

Saygı duyulmayan kimse makam sahibi de olabilir. Söze başlarken konu edilen kişiye makam sıfatıyla başlamak yeterli değil mi? Gerçekten saygı duyulan kimseye "Sayın" demek, düşüncelerin daha net anlatıldığı bir şekil olmaz mı?

Son zamanlarda özellikle siyasetçilerde moda oldu bu "Sayın" kelimesi ve ardından gelen hakaretler. Ülkeyi yöneten veya yönetmeye talip olanlara yakışmıyor... Hem milletin huzurunda hakaret yakışmıyor, hem de "Sayın" sözcüğü uyum sağlamıyor. Hem milletin Türkçesini bozuyorlar, hem de milletin onlara saygısı ve güveni kalmıyor.

Siyasetçilerden söz açılmışken...

Halkın önünde veya gurup toplantılarında, muhaliflerinden söz ederken sanki karşılarındaymış gibi konuşuyorlar, bağıra çağıra hesap soruyorlar: "Hadi gel de şunu yap bakalım... Sen şunu yapmadın mı?... " diye... Sanki karşı karşıya imişler de kavga ediyorlar gibi... Sonra o kişiyle karşılaştıklarında, gülücükler sunarak el sıkışıyorlar. Aynı sözleri birbirlerinin yüzüne söyleyemiyorlar. Bunun adı da "siyaset" oluyor, "nezaket" oluyor. Halkın karşısında gösterdikleri kahramanlık, atıp tuttukları kişiyle karşılaşınca yok oluyor.

Ne böyle nezaket olur, ne de siyaset...

Bütün siyasiler milleti bıktırdılar bu mahalle kavgasından. Ne yazık ki farkında değiller. "Yüce Meclis" sözü ağızlarından düşmüyor. Meclis kendilerinden oluşmuyor mu? Bu mu yücelik? Yüce Meclis'e yakışıyorlar mı?

Siyasetin çivisi çıktı; çivisi...

Vah milletim!..

11 Aralık 2009 Cuma

Medya, PKK'ya destek verdiğinin farkında mı?


PKK bir terör örgütü müdür? Hayır!

Bir böcek örgütüdür; kakalaklar gibi kovuklarda yaşayan... Veya dağlardaki mağaralarda ve karanlıkta pislik içinde, gün ışığından korkan kan emici yarasalar gibi... Bunlar gibi uyuşturucu uğruna yıllardır katillik yapan bir terör örgütü görülmüş müdür ki bunlara terör örgütü deniyor. Dünyadaki tüm terör örgütlerinin bile kanına dokunması lazım bu alçakların yaptıklarının. Terör örgütlerinin, PKK denilen bu yaratıklara "Prestijimizi sarstınız" diye savaş açması lazım.

Bir terör örgütünün siyasal amacı vardır; yanlış da olsa bir ideali vardır. Genellikle bir devlet kurmak gibi... PKK'nın ise amacı yok... Başlarındaki üç beş serseri esrarkeş, uyuşturucu müptelası ve tüccarının menfaati için adam öldüren caniler çetesi...

Ne devlet kurma amacı var, ne de Türkiye'yi bölmek. Türkiye'yi bölmek Batının amacı; PKK'nın değil. Türkiye bölünmüş veya bölünmemiş umurunda bile değil PKK'nın. Kürt çıkarlarının da umurunda olmadığı gibi...

Pis bir menfaat uğruna Batı'nın destek verdiği mağara adamları... Batıyla kol kola... Hani şu medeniyetine(!) ulaşmak için yıllardır kapısında sürünüp, aşağılanarak beklediğimiz barbar Batıyla...

Bunu anlamak için ne siyasetçi olmaya ne de istihbaratçı olmaya gerek var. Her şey hepimizin gözü önünde oluyor. Meselenin Kürt meselesi, Kürt sorunu olmadığı gün gibi aşikâr...

Şimdi bu korkak yarasa sürüsüne "katil, eşkıya" demiyor, "terör örgütü" diyor medya; paye veriyor. Gazetesiyle, televizyonuyla... "Terör örgütlüğü" bile payedir bu sürü için. Bu da yetmiyor, "Kürt sorunu" diyerek Türkiye'yi de Kürt kökenli vatandaşları da suçlu duruma düşürüyor.

Bu kadarla da kalmıyor medya. Duygu sömürüsüyle "rating" yapmak için şehitlerimizin ağlayan annelerinin, babalarının hıçkırıklarını, kameralarıyla gözlerinin içine "zoom" yaparak veriyor. Feryatlarını en yüksek perdeden, defalarca yayınlıyor. İçimizi katıltana kadar. Bununla da yetinmiyor; cenaze törenlerini saniye saniye aktarıyor. İçimizi cayır cayır yakarken eşkıyanın ekmeğine yağ sürüyor, bayram yaptırıyor. HİÇ UTANMADAN, SIKILMADAN! Sorarsanız, "Yayıncılık, gazetecilik görevi"ni yapıyor. Sonra da evine gidip, övünçle, gururla, vazifesini en iyi şekilde yapmış olmanın, rakiplerine fark atmış olmanın mutluluğuyla uyuyor.

Birçok köşe yazarı ne yapıyor? Savaştan, barıştan söz ederek; kan emici yarasa sürüsünü, sanki bir devlet kuruluşuyla savaş yapılıyormuş gibi anlatıyor.

NE SAVAŞI BE ADAMLAR? NE BARIŞI? Savaş veya barış, bir devletle yapılır. Uyuşturucu çetesiyle değil! Bu tür böcekler sadece imha edilerek yok edilir; açılımla falan değil! Askerimin eli kolu bağlanmasın, "Hallet şu işi bildiğin gibi" densin, yeter. Üç günde değilse, bir haftada ne yarasa kalır ne kakalak sürüsü... Bütün imkansızlıklara rağmen "Düvel-i muazzama"yı darmadağın etmiş, mucizeler yaratmış mehmetçiğim mi üç tane çulsuzun hakkından gelemeyecek!

Aydın geçinenlere, gazeteci olunca kendi kendilerini aydın ilan edenlere soruyorum: Ne açılımı? Ne açılımına destek veriyorsunuz? Kürtler mi adam öldürenler? Bilmiyor musunuz ki, hala öğrenemediniz mi ki bu eşkıya Kürtçe bile bilmiyor. Telsiz konuşmaları ortada... Bir de bu konuşmaları siz yayınladığınız halde hala Kürt meselesi mi diyorsunuz bu adam öldürmelere? Unutuyor musunuz ki PKK denilen korkak yarasa sürüsü önce Kürtleri öldürdü? Masum Kürt çocuklarını, bebeklerini... Gazetelerinizde yayınlayan siz değil miydiniz resimlerini?

Önce PKK silah bırakmalıymış! Demeyin yahu! Eşkıyanın silah bırakması için yalvarılmaz. Silah elinden alınır. Hem de tepeleyerek...

Bölücübaşı meselesine gelince...

PKK, bölücübaşının emriyle hareket ediyormuş!

O zavallı, beyinsiz yaratık mı emir veriyor? Bakışları, kapana yakalanmış bir fare kadar korkak; yakalandığında Türkiye'ye getirilirken "Ben Türk Devleti'nin emrindeyim. Ne isterseniz yaparım." diyerek korkaklığı, alçaklığı, hainliği tescil edilmiş bir beyinsiz mi plan yapacak, emir verecek? Kimin kanalıyla emir verecek? Zavallı, korkak bir kukla olduğunu; asıl bir kaynaktan emir alıp, Öcalan'la görüştükten sonra onun emriymiş gibi gösteren avukat benzeri istihbaratçıların işleri yürüttüğünü anlayamıyor musunuz, aydın(!) kişiler olmanıza rağmen? Yoksa anlıyorsunuz da, bilemediğimiz bazı sebeplerden mi Öcalan'ı plan yapabilecek bir adammış gibi gösteriyorsunuz?

Bu davranışlarınızla PKK'nın ve bölücübaşının propagandasını yaptığınızın farkında değil misiniz? Siz farkında değilseniz de bu millet her şeyin farkında...

Ey medya! Rekabet derdine düşüp PKK'ya destek verdiğinizin farkına varın. Ayılın artık! Bırakın artık demokrat gözükme numaralarını. Milletin tahammülü kalmadı artık! Demokrasi buysa, böyle demokrasi istemiyor bu millet! Hiç değilse bunu anlayın!

9 Kasım 2009 Pazartesi

Açlıktan ölen gazim, affet bizi!


7 Kasım sabahı gazetelerden öğrendik, içimiz parçalandı. Bir gazi; 80 yaşında Kore Gazisi Muharrem Topçu, açlık ve soğuktan ölmüş.

Utandım; Türk'üm derken utanıyorum artık. Ama bizi bu utanca sürükleyenler utanmıyor. Aradan 2 gün geçmiş olmasına rağmen hiçbir yetkiliden başsağlığı mesajı bile yok; üzüntüsünü belirten hiçbir yetkili yok. Sanki böyle bir insan hiç yokmuş, hiç varolmamış.

İnanamıyorum! Bu millet Türk milleti mi? Hani şu bildiğimiz, yakından tanıdığımız şanlı Türk milleti!

Utanç içindeyim!

Sefalet içinde, perişan bir şekilde ölen ilk gazimiz değil bu... Bugünün meselesi de değil... Yıllardır böyle... Hiçbir hükümet ele almıyor bu sorunu.

Toplam kaç kişiler ki zaten... Koskoca devlet, birkaç kişi için mi uğraşacak! Bunca önemli(!) mesele varken...

Birkaç yıl sonra bir tane bile gazi kalmayacak, sorun da bitmiş olacak. Bugüne kadar dayandınız ey devlet yöneticileri! Biraz daha gayret! Şunun şurasında bir-iki yıl daha dayanın! Sonra bir dertten kurtulmuş olacaksınız.

Utanıyorum!

Affet bizi Gazi'm... Yoksa, hesap günü yanarız!

Affet ne olur!

7 Kasım 2009 Cumartesi

Gözyaşları


Bir Ramazan Bayramı'nın birinci günüydü. Sabahın köründe sokaklara düştüğüm bir gün...

Avare avare dolaştım bütün İstanbul’u; sonunda nedense Taksim’e düştü yolum. AKM'nin (Atatürk Kültür Merkezi) otoparkına arabamı bıraktım; Beyoğlu’na doğru yürürken bir seyyar satıcıdan şemsiye aldım. Hava da yağmurlu değildi ama, neden bilmiyorum.

Biraz ileride yere çömelmiş, başı önüne eğik, avucunda birkaç madeni para olan 40 yaşlarında bir adam oturuyordu. Pek mahzun görünüşlüydü. Dilenci olmalıydı. Önce aldırmadım, yürüyüp, köşedeki büfede bir şeyler atıştırdım. Sonra dönerken aynı adamın önünden geçtim. Başı gene önüne eğikti. Fakat bu sefer gözlerinden yağmur gibi gözyaşları dökülüyordu; bir çeşmeden akarcasına... Önünde birikmişti, bir bardaktan dökülmüşçesine... Hiç görmediğim türden bir gözyaşıydı, sessiz bir hıçkırıktı bu. Kimseye bakamıyordu. Başı hâlâ önüne eğik olduğundan gözleri görünmüyordu.

Geri döndüm, eline biraz para verdim. Başını kaldırmadan ağlamaya devam etti.

Yanına çömeldim ve neden ağladığını sordum. Cevap alamadım. Başını okşayarak birkaç defa daha sordum. Sonunda gene başını kaldırmadan hıçkırıklarla, kesik kesik “Kimsem yok” dedi. “Sana bir Allah yeter, kimseleri olup da sokakta sürten o kadar çok insan var ki” dedim. Bayramını kutladım. “Allah razı olsun” dedi.

Aramızda bir fark vardı; onun gözyaşları dışarı akıyordu.

Yanından ayrılırken daha da bitkindim. Sadece “Allah!” diyebildim.

2 Kasım 2009 Pazartesi

Maliye ve e-haciz


Maliye, borçlunun bankalardaki paralarına internetten haciz koyacakmış, sonra da bildirecekmiş. Eksik olmasın! Ne incelik!

Olmaz böyle şey beyler, buna bir çare bulmalı devlet. Haciz bir çare değil; ne vatandaşa ne de devlete çare... Ayrıca devletin, borçluya haciz uygulaması da ayrı bir ayıp... Hatta ayıptan da öte... İğrenç...

Bazı istisnalar hariç, kimse devlete borç takmak istemez; devletle başı derde girsin istemez.

Bir şirket veya bir kişi devlete borcunu ödeyemiyorsa mutlaka bir sıkıntısı vardır, bir derdi vardır. Devlet, borcu olana bir bakmalı: Ne kadar zamandır vergi mükellefi? Ne kadar zamandır vergi ödüyor da ödeyemez duruma gelmiş? Yılardır vergisini muntazaman ödeyen bir işyeri ise ve son zamanda borçlanmışsa, acze düştüğü bellidir. Devlet bunu bir bakışta anlar. Bu gibi kişi ve kurumlara haciz uygulamamalı devlet! Devlet tefeci gibi olmamalı!

Millet neden devlet kurar ki? Başı derde girdiğinde bir güçten yardım alsın diye değil mi?

Hayır! Artık değil! Artık millet, devleti beslemek için var! Ama bir türlü doyuramıyor devleti. Devlet her geçen gün daha da acıkıyor, daha da iştahı kabarıyor.

Buna bir çere bulunmalı.

İşyeri (ya da adam) devlete borçlanmışsa, mutlaka başka borçları da vardır. Acze düşmüştür yani. İşte o zaman devletini yanında görmek ister, karşısında değil! Kim ister ki makineleri kaldırılsın, yok bahasına haraç mezat satılsın? Kim ister ki evine haciz gelsin de günlük eşyaları alınıp götürülsün?

"Efendim, Batıda da böyle! Hukuk böyle!" demeye hakkı yoktur kimsenin. Hukuku batsın o Batının! Batı gâvurdur, memleketimin Türk ve Müslüman halkına benzemez! Haindir! Bunu Türk insanı çok iyi bilir. AB yasalarının birçoğu Türk insanına göre değildir.

Bir işyeri düşünün, acze düşmüş, vergisini ödeyememiş. Yeni çıkan kanunla devlet, işyerinin bankasındaki paraya haciz koyacak. Adamın vadeli çeki var, gelecek havaleyle çeki ödenecek. Bir haber geliyor bankadan: "Paranıza haciz kondu!" Adamın çeki karşılıksız çıkacak. Karşılıksız çekin cezası da hapis! Adam zaten dardaydı... İşini kaybetmesi yetmeyecek bir de hapis yatacak.

Adam bitti yahu! Ailesi de bitti. Ocağı söndü adamın. Çoluk çocuğu da aç, sefil sokaklara düştü. Son darbeyi vuran da devlet! Belki yıllarca vergisini muntazaman ödediği devlet...

Yazıktır, günahtır beyler! Olmaz böyle şey! Bir çaresini bulun beyler!

Türk ve Müslüman halk namusuna düşkündür, borcuna bağlıdır. İmkân tanıyın da insanlar çalışıp ödesin borcunu. Bu millet kimseye borç takarak yaşamayı düşünmez. "Kul hakkı" der borcuna; korkar borçtan. İmkan tanıyın beyler!

Devletim; dara düşmüş insanının yanında olmalı, onun derdine bir çare bulmalı ve çalışıp borcunu ödemesini sağlamalı değil mi? Devlet, halkını korumalı değil mi? Sıradan bir tefeci gibi davranmak yakışır mı devletime?

Bırakalım artık şu Batının ahlaksız uygulamalarını; kopyacılığı bırakalım. Kendi hukukumuzu kendimiz düzenleyelim. Türk milletinin ahlakına, şanına yakışır biçimde... Devleti "öcü" olmaktan çıkaralım.

Çare bulalım beyler, bir çare! Millete son darbeyi de devlet vurmasın! Yakışmaz devletime...

1 Kasım 2009 Pazar

Namaz nedir?


Birçok din adamı tarafından namazın tanımları yapılmış ve gerekçeleri açıklanmıştır. Ne var ki bu açıklamalar çoğunlukla dinî yönden, Yaratan'ın insana bakış açısıyla yapılmış açıklamalardır. İnsan ruhunun gereksinimleri genelde ikinci plana bırakılmıştır.

Hayatın gerçeklerine baktığımızda, namaza gereksinim duyanlarla duymayanlar çoğunlukla şu şekilde tanımlanabilirler:

Namaza gereksinim duymayanlar; genelde kendi başının çaresine bakabilen, kendince aklıyla her olayın üstesinden gelebilen veya en azından bunu başarabildiğini zanneden kimselerden oluşur1. Namaza gereksinim duyanların da çoğunlukla çaresizlik içinde, sıkıntıda olanlardan... Ancak onlar da sıkıntıları geçtiğinde namazı, niyazı unuturlar2.

Hâlbuki insan ruhunun ihtiyaçları açısından bakarsak durum daha netleşebilir. Namazın bir zorunluluk olmasından ziyade insanın namaza ihtiyacı olduğu anlaşılabilir.

Bir an için çocukluğumuza dönelim:

Korktuğumuzda veya sıkıntıya düştüğümüzde "Anneeee!" diye bağırdığımızı hatırlarız. Hemen annemize koşup, dizine başımızı koyduğumuzu, ona sığındığımızı... Ağlayarak derdimizi anlatıp, ondan medet umduğumuzu... Sığınacak başka kapımız olmadığını hissetmişizdir. Şefkatli eliyle başımızı okşadığında bütün korkularımızdan arınıp, huzura erdiğimizi hatırlarız.

Herhangi bir nedenle annesiz büyümüş veya bu şefkati yaşayamamış insanlar bile bu duyguyu yaşamışçasına bilir, o özlemle yaşarlar. Bu duygu, bir ihtiyaç olarak doğuştan vardır insanda.

Büyüyüp geliştikçe kendimize olan güvenimiz artar, kendi meselelerimizi kendimiz göğüslemeye başlarız. İşte o günlerden itibaren de artık anne dizine başımızı koyma ihtiyacımız kalmaz. Çünkü artık güçlüyüzdür.

Aradan yıllar geçer, kocaman adamlar oluruz. Hayat tecrübesi, sağlık, kazandığımız paralar, mal-mülk sayesinde kendimizi olduğumuzdan daha güçlü hissederiz. Artık annemizi anmayız bile; çünkü artık ihtiyacımız yoktur. O, sadece hayatımızı süsleyen güzel bir anı olarak çok uzaklarda kalmıştır.

Gün olur, dara düşeriz. Öylesine darlıktır ki bu, yardımımıza koşan yoktur. Olsa bile onlar da yetersiz kalır. Kimse bizi anlamıyordur. Çaresizlik bizi bunaltır, içimize kapanırız. Kendi başımıza kaldığımızda birden annemiz aklımıza gelir. O, dizine yatıp, dudaklarımızı bükerek ağladığımız, şefkatine sığındığımız, derdimize derman olan, saçımızı okşadığında kendimizi güvende hissedip rahatladığımız anlar gelir hatırımıza. Büyümüş, güçlenmiş olsak da ona hep ihtiyacımız olduğunu hissederiz o anlarda. Ama o artık yoktur.

İşte secde; annemizden daha şefkatli, daha merhametli Yaratan’a sığınmak, annemizin dizine yatıp ağlamak gibidir. Her an bizimle olan, hiçbir zaman kaybolmayacak olan Yaratan’a… Secdeye vardığımızda, annemizin dizine yatıp saçlarımızı okşadığındaki huzurdan daha büyük huzur, daha büyük bir güven bularak… Sabırla, inanarak devam eder, bekleriz güzel günleri.

Kim bilir, belki Yaratan; bize olan sevgisinden, bizi huzurunda görmek için, ona yaklaşmamız için düşürmüştür bizi dara… Annenin, yavrusunun dizinde yatmasını istediği gibi…

Sonra dertlerimiz biter ve biz gene eski halimize döneriz. Güçlü, aklıyla her şeyi halledebilen, kimseye ihtiyacı olmayan küstah tavrımıza döneriz. Unuturuz gene secdemizi. Aynen çocukluktan çıkıp da büyüyüp, kendimize güvenimizi kazandığımız zaman annemizi umursamadığımız gibi. Oysa O’na hep ihtiyacımız vardır ama nankörlük ve bencillik bunu bize unutturur. Tekrar başımız derde girip çaresiz kalıncaya kadar...

Veya daralsak da, bunalsak da varmayız secdeye. Çünkü büyükleniriz. Yaratan huzurunda bile küçülmeyi kabul edemeyiz. Şeytan büyüklendiği için Rahmetten ve şefkatten ebediyen kovulmamış mıydı? Oysa secde; küçülmek değil, Yaratan'ın huzuruna varmaktır, o makama yükselmek, O'nunla baş başa sohbet etmek, yücelmektir.

Kapısını çalan kimsenin geri çevrildiği, huzura kabul edilmediği görülmemiştir. İnsan, Yaratan’ın sevgisinden yaratılmıştır. Bu sevgi nedeniyle; annenin, yavrusunun dizine yattığındaki şefkati vermesi gibi, Yaratan da secde de Rahmetini yayar. Hele dudağımızı büküp, iiki damla göz yaşı döküyorsak, mümkün mü rahmetini esirgesin.

Gözden kaçan bir husus; her sure, Besmele ile başlar. Yaratan'ın Rahmetinden söz ederek... Rahmet, sevginin doruk noktaya ulaşmasının sonucudur.

İhtiyaçtır secde… Zorunluluktan ziyade ihtiyaç… Sevgi ihtiyacı... O kibir bizi engellemese...
________________________________________

1 Alak suresi, 6 ve 7. ayetler: "Gerçek şu ki, insan azar; kendini kendine yeterli gördüğü için."

2 Yunus suresi 12. ayet: "İnsana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak (o zararın giderilmesi için) bize dua eder; fakat biz ondan sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü bize dua etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler güzel gösterildi."

31 Ekim 2009 Cumartesi

İki yanlış soyadı


Soyadıyla hiç uyum sağlamayan iki kişi var ülkemizde. Belki bu durumda olan daha başkaları da vardır; kim bilir! En azından benim bildiğim yalnızca bunlar... Biri DTP genel başkanı Ahmet Türk, diğeri Prof. Mümtaz'er Türköne... Zira sorsanız, "Türk'üm" demezler; diyemezler. Türklüğü kabul edemezler; olsa olsa "Türkiyeliyim" diyebilirler.

"Nereden biliyorsun? Sordun mu ki?" derseniz, elbette sormadım. Bazı şeyleri sormaya gerek yoktur ki... Bellidir o... Hiçbir millet kendi ordusundan nefretle bahsedemez. Hiçbir Türk; ordusuna laf söylemez, söyletmez. Bunlar ise Türk Ordusu'ndan nefretle bahsederler. Nasıl "Türk'üm" diyebilirler ki?..

Hem Türk askerinin koruması altında bulunup Türk ekmeğini yiyeceksin, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin milletvekili olacaksın veya Türk üniversitelerinde okuyarak profesör olacaksın, bir zamanların Ülkücü gençlerinden olup sonra da Türklükten, Türk askerinden nefret edeceksin; Türk'ün kurt sembolü yerine Kangal köpeğini yakıştıracaksın! Nasıl şeydir bu? İnsana demezler mi "Hangi milleti benimsiyorsan onun tabiyetine gir" diye?

İşin aslına bakarsanız Türk olmak zorunda da değiller; sorun burada değil. Sorun, Türklüğü kabul etmedikleri veya Türk'ü aşağıladıkları halde soyadlarının Türk oluşunda... Bu soyadı kimbilir onları ne kadar rahatsız ediyordur! Neden değiştirmezler ki?

Türkiye Cumhuriyeti nüfus cüzdanı taşıyan herkes Türktür; Türk olmak zorundadır. Şayet değilse, bu nüfus cüzdanını taşıyamaz; taşımamalıdır. "Türk'üm" demeyen, diyemeyen, Türk değildir; Türk nüfus cüzdanı taşımaya hakkı yoktur. Hangi milletten iseler, o milletin pasaportuyla Türkiye'de bulunmalıdırlar. Hukuken bu böyle değil midir? Hem nasıl oluyor da Türk olmadan TBMM'de milletvekili olunuyor?

Birçok şeyi anlayamıyorum.

Anlamadığım şeylerden biri de "Barış!" ve "Savaş!". Hem de bu ifadeleri kullananlar sözüm ona aydın kişiler...

Barış da, savaş da bir ulusla olur, bir devletle olur. PKK ulus mudur, devlet midir ki savaştan veya barıştan bahsediliyor? Hem adına "Örgüt" diyorlar, hem de savaştan bahsediyorlar. Ne savaşı yahu? Ordu örgütle savaşır mı? Sadece tepeler!

Kaldı ki bunlar örgüt bile değil; dağ eşkıyası... Örgüt, AB ve ABD'nin kurduğu uluslararası bir teşkilat... PKK ise zavallılardan meydana gelmiş, konuşmasını bile bilmeyen, aralarında anlaşabilmek için adına "Kürtçe" dedikleri garip hırıltılar çıkararak iletişim sağlamaya çalışan, iki bacağı ve iki kolu olup da iki ayağı üzerinde durduğu için insan görünümünde olan dağ eşkiyası.

Bunların başı gibi gösterilen de APO denilen kara cahil, ödlek, beyinsiz bir zavallı... Ondan örgüt başkanı mı olur? AB ve ABD'nin çıkarları bittiğinde kenara atılacak bir paçavra... Zavallı, kendisini de gerçekten örgüt başkanı falan zannediyor. Halk da böyle diyor, zira halka da böyle empoze ediliyor.

Garip bir ülke haline geldik. Ne soyadıyla adamın uyumu var, ne de kavramlar bir anlam ifade ediyor. Bir saçmalıktır, bir karamboldur sürüp gidiyor. Millet de şaşkın...

Vah milletim!

28 Ekim 2009 Çarşamba

Belge rezaleti


Bir belge rezaletidir gidiyor.

Ordunun içinde darbe yapacak bir gurup oluşuyor ve belgeler hazırlıyor(!). Belgeleri çekmecelere koyuyorlar. Altında imza var. Hani biri görürse kimlerin nelerle uğraştığından haberi olsun diye!

Bu darbeyi yapacak olanların içinde, ordunun istihbarat subayları, strateji uzmanları, harp dairesi subayları ve hatta eski Genel Kurmay Başkanı falan var(!).

Siz insanları salak yerine mi koyuyorsunuz beyler? Dünyanın neresinde böyle darbe hazırlığı olur? Böyle salaklığı değil ordunun yetişkin subayları, kapıcı Ahmet efendi bile yapmaz!

İnsanlarla alay ediyorsunuz beyler! Daha kötüsü şanlı ordumla alay ediyorsunuz!

Savcılık, ordunun 34 adet bilgisayarını incelemek için istiyor. Nasıl istersiniz siz ordunun bilgisayarını beyler? Askeri sırlar, devlet sırları falan da mı gazetelere manşet olsun? Ordunun bilgisayarı garnizon dışına çıkar mı? İsteyen savcı da olsa, askeri sırlar taşıyan bilgisayarlar sivillere verilir mi? Hangi hukuk kuralına sığar bu anlayış? Dünyanın neresinde bir benzeri görülmüş?

Bu bilgisayarlar birkaç defa silinmişmiş! Yok yaaa! Elbette silinecek! Silinmesi suç mu? Askeri sırlar ortalarda mı dolaşmalı? Elbette işlevi biten her plan, program ve yazı silinir. Silinmelidir.

Bu belgeyi ihbar eden de bir subay! Ama kimliğini saklıyor. Darbe yapacak guruptan ayrılan biri! Hadi canım!

Böyle bir adam gerçekten varsa bile, korkak ve şerefsizdir! Asker adam evvela korkusuzca kimliğini ortaya koyar, sonra bu görüşünü önce Genel Kurmay Başkanına veya hiç değilse askeri savcılığa bildirir. Gazetelere veya sivil savcılığa değil! Askerlik onuru diye bir şey vardır. Sırtındaki üniforma onun kefenidir, namusudur!

Olmaz böyle rezalet! O seviyelere gelmiş bir askerin, darbe hazırlığının kayıtlı, imzalı evraklarla, özellikle dolaplara konmuş evraklarla yapılmayacağını bilecek kadar zekâsı vardır.

Hadi diyelim, onu da yapacak... Askerde kripto diye bir şey vardır. Evrak kriptolanır, şifrelenir. Evrakın altında açık isim yazmaz! Geri zekâlı, beyinsiz, zavallı bir PKK'lı bile kod adı kullanıyor; ordunun Harp Okullarında eğitim almış, rütbeler almış şanlı bir subayı bunu bile düşünemiyor(!), öyle mi?...

Hakarettir bu beyler! Hem de çok ağır bir hakaret!

Daha önce de benzeri olaylar gördük:

Bir subay, toprağın altına cephane yerleştiriyor. Bu cephanenin krokisini yapıyor ve masasının üstünde açıkta bırakıyor!

Hadi canım!

Diyelim ki yapıyor... sonra bir ihbar üzerine evine baskın yapılıyor, bu evrak bulunuyor. Sonra çete(!) mensubu diğer subay da evinde cephanelik saklıyor. Arkadaşına birkaç hafta önce baskın yapılmış, sıra kendine gelsin diye kuzu kuzu bekliyor. Sonra onun evine de baskın yapılıyor; bombalar ve silahlar bulunuyor. Ne var ki çetenin(!) diğer subayı da bilgisayarlarında, yer altına gömülmüş başka bir cephaneliğin bilgilerini saklıyor. Silmiyor... Gelip yakalarlarsa bulsunlar diye... Ve, gelip onu da buluyorlar. Bu, böylece sürüp gidiyor.

Yahu siz ne diyorsunuz? İnsanları, askerleri aptal yerine koyarken, kendinizin ne kadar salak olduğunuzu ispatlamış olmuyor musunuz?

Millet bu saçmalıkların, bu rezaletlerin hesabını elbet soracaktır beyler. Demokrasilerde milletin hesap sorması da yer alır, unutmayın!

Millet bu kepazeliğe inanacak, öyle mi? Şimdilik dikkatle olayları takip ediyor! Günü geldiğinde demokratik haklarını kullanarak hesap sormak üzere...

Ne hale düşürülüyor bu millet!

Vah milletim!

23 Ekim 2009 Cuma

Onurumuzla oynadınız


"Demokratik açılım" adı altındaki icraatınızla onurumuzla oynadınız!

34 PKK'lı teslim olmuş! 34 tane pis ve şerefsiz kukla!..

Dağlıca baskınının yıldönümünde...

Nasıl teslim olmaksa!..

Militan kılıklarıyla,

"Biz teslim olmaya gelmedik!" demelerine rağmen,

"Pişman değiliz!" demelerine rağmen,

Bölücübaşının posterleriyle, renkli paçavralarıyla gösteriler yapmalarına rağmen,

Hukuku soytarılığa çevirerek; devletin savcılarını, hâkimlerini eşkıyanın ayağına yollayıp, bu ifadelerini kayda geçirmeden, 5 dakikada salıvererek milletin adalete olan güvenini sarstınız, halkın duygularını rencide ettiniz.

Geceli gündüzlü çalışarak, ameliyattan ameliyata koşan, ömrünü halkın sağlığına adamış bir tıp profesörünü; eli sadece kalem tutan gazetecileri; ömrünü dağlarda bu eşkıyayla boğuşmakla geçirerek ihtiyarlamış vatan evlatlarını yargılamadan hapislerde çürütürken; devlete karşı ayaklanmış eşkıyayı salıverdiniz.

Onurumuzla oynadınız! Millet iradesine karşı geldiniz! Şehitlerimizin ailelerini isyan ettirdiniz. Bu milletin hükümeti olma niteliğini kaybettiniz. Hâlâ o koltuklarda oturacak mısınız? Kimi temsil ediyorsunuz siz? Milleti mi, eşkıyayı mı?

Bu yaptığınız bölücülüktür! Zira 85 yıldır bu ülkede bir tane "Ben Türk'üm" diyen birinin "Ben Kürt'üm" diyen biriyle kavga ettiği bile görülmemişken, bu tutumunuzla halkı birbirine düşürdünüz. Bu vatan için şehit olmuş Kürt kökenli insanlarımızı da küstürdünüz. Bu mu demokrasi anlayışınız?

Olaylar karşısında devletin reisicumhuru, başbakanı; televizyonlarda, karşılama töreni yapanlara sadece sitem ediyorlar. Koskoca Türkiye'nin devlet başkanları... Adeta "Ne olur, programımızı bozmayın" dercesine bakışlarla, eşkıyayı üzmemeye özen gösteren cümlelerle kibarca sitem etmekle yetiniyorlar. Hem de halkın huzurunda...

Onurumuzla oynadınız!

Hey gidi koca Atatürk hey!... Hey gidi sevgili Ata'm hey! Ne büyüksün sen!

"(...) memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler."
derken bugünleri mi görmüştün?

Vah milletim!...

11 Ekim 2009 Pazar

İlkokul öğretmenim, Gönül öğretmen


1948 yılıydı. Atatürk öleli henüz 10 yıl olmuştu. Gerek eğitim sistemi gerekse öğretmenler Atatürk'ün tanımladığı nitelikteydi. Ancak henüz "Anaokulu" kavramı oluşmamış; ailesinden ilk defa ayrılan çocuklar doğrudan disiplin altına giriyorlardı.

Okuma yazmayı erken yaşta ve kendi kendime öğrenmiş olduğumdan ilkokula bir yıl önce başlamıştım. 6 yaşımda... Okulum; İstanbul Vezneciler'de, evimizin yakınındaki "6. İlkokul"du.

Annem elimden tutarak beni okula getirmiş, öğretmenime sınıf kapısında teslim etmişti. Neden bilmiyorum, okula, açılış gününden birkaç gün sonra gitmiştim. Hem de dersin ortasında...

Çocuklar ikişer kişilik sıralarda oturuyorlardı. Hatırladığım kadarıyla sınıf 40 kişi civarındaydı.

Öğretmen beni arka sıralarda Sururi adında bir çocuğun yanına oturttu ve kürsüye geçerek dersine devam etti.

Yaşım, diğer arkadaşlarımdan küçük olduğundan mı ne, dersleri pek takip edemezdim, bazı şeyleri anlayamazdım. Biraz da sıkılgan, utangaç bir yapım vardı. Öğretmen soru sorduğunda cevap veremeyince mahcup olur, ağlardım.

Sevgili Gönül öğretmenim hemen yanıma gelir, şefkatle bana sarılırdı. Anne şefkatiyle... Beni mahcup etmemek için bana artık soru sormaktan da vazgeçmişti. Orta boylu, esmer, biraz kilolu, güler yüzlüydü. Aksanından, Doğu Anadolulu olduğu anlaşılıyordu.

*-*-*-*-*-*-*

İki gün önce okulumu ziyarete gittim. Müdür Yardımcısı Aziz Şeker benimle ilgilendi, mezuniyet kayıtlarımı buldu.

Sınıf numaram 518, mezuniyet yılım 1953...

Her şey olduğu gibi duruyordu. Bahçe, kapılar, pencereler... Hatta yer karoları... Bina, tarihi eser olduğu için hiçbir şey değiştirilmemiş... Sınıfım gene 1-A sınıfı... Okulum orada, ben oradayım, kayıtlarım dahil orada... Bir tek öğretmenim yok...

Seni bulmak, ellerinden öpmek isterim öğretmenim. Ama galiba geç kaldım. Hem de çok geç...

Seni yâd etmek istedim sevgili öğretmenim. Geciktiğim için beni affet!

6 Ekim 2009 Salı

Amerika’nın Türk hukukundaki gücü


Türkiye’de bir fabrikada, Sanayi Bakanlığı’nın soğuk damgasını taşıyan bir sanayi ürünü üretiliyor. Her ürün için Sanayi Bakanlığı’na damga bedeli ödeniyor.

Tanınmış bir marka olduğu için; aynı renk ve şekilde, marka adı ve amblemi, büyük benzerlikle başka bir fabrika tarafından taklit ediliyor.

Fabrika, Sanayi Bakanlığı’na müracaat ederek durumu anlatıyor ve bir çare bulunmasını istiyor. Sanayi Bakanlığı; bir yaptırım uygulayamayacağını, bu durumun bir hukuk meselesi olduğunu, savcılığa müracaat edilmesi gerektiğini söylüyor. Bunun üzerine firma, hukuk yoluna müracaat ediyor.

Hukuk davası kazanılıyor. Alınan karar: “Sahte ürün yapan fabrikanın kalıplarına el koyabilirsiniz.” Hukukun işi burada tamamlanmış oluyor.

Peki, kim yapacak bu işi?

Davacı olan firma...

Nasıl yapacak?

Bir yolunu bulsun artık canım...

Davayı kaybeden fabrikadan bir telefon geliyor: “Kolaysa gelin, alın kalıplarımızı! Biz buradayız!

Şimdi davayı kazanan firma yetkilileri, taklitçi firmanın fabrikasına gidecek, kalıplarını isteyecek, onlar da paşa paşa kalıplarını verip fabrikalarını kapatacaklar(!), öyle mi?

Sonuç sıfır!

Üründe yaptıkları ufak bir değişiklikle taklit devam ediyor.

*-*-*-*-*-*-*

Bir başka cephe:

Belediyelerin elinde, yıllarca kullanıldıktan sonra hurdaya çıkmış olan bu tanınmış marka ürünler, kilo hesabıyla ve ihaleyle hurdacılara satılıyor.

Hurdacı, bu malları piyasadaki tamircilere faturasız olarak tek tek satıyor. Tamirciler bu malları boyayıp, sahte damgayla, aynı markanın 2. kalitesi adı altında piyasaya sürüyor. Marka sahibi firma, kendi markasıyla rekabete girmiş oluyor. Zarar inanılmaz boyutlarda…

Sanayi Bakanlığına yapılan şikâyet üzerine aynı cevap alınıyor: “Bu, hukuk meselesi… Savcılığa müracaat edin.

Firma; avukat ve bir polis yardımıyla, Türkiye'nin birçok vilayetindeki onlarca kaçak ürün satan firmaya baskınlar düzenliyor, suçüstü yapıyor. Dünya kadar masraf ediyor. Sahte damgayla satış yapan firmaya ise yalnızca 50 TL. para cezası kesiliyor, dükkanındaki üç beş ürün toplanıyor. Sonuç sıfır! Malların çoğu gizli depolarında... Bul bulabilirsen!.. Satışları aynen devam ediyor. Baskınlar da… Bir daha, bir daha… Her baskında 50 TL ceza... Sonuç hep aynı… Sonsuza kadar uğraş…

Kendi ürünüyle rekabete girmek zorunda kalan firmanın satışları yarı yarıya düşüyor; yıllarca ayakta kalma mücadelesi veriyor. Ama boşuna…

*-*-*-*-*-*-*

Diğer taraftan, mağdur durumdaki bu fabrikaya bir gün, bir Amerikan kuruluşu olan BSA (Business Software Alliance1) tarafından bir baskın düzenleniyor. Baskını düzenleyenlerin yanında avukatlar, mahalle muhtarı ve polisler…

Kapıdaki güvenliğin, firma yetkililerini durumdan haberdar etmesi engelleniyor. Polis amiri, arkadaşlarına bağırıyor:

- Siz bu taraftan!.. Siz de bu taraftan!.. Çabuk!

Bir anda bütün fabrika kuşatılıyor, odalar baskına uğruyor. Sanki PKK’ya baskın yapılıyor! İşler duruyor.

Bütün bilgisayarlara el konuyor. Müdürler, şefler, memurlar masalarından kaldırılıyor; yerlerine baskın yapan firmanın bilgisayar uzmanları oturuyor. Gün boyu bütün bilgisayarlar taranıyor. Firma felç!

Baskına uğrayan firmanın yetkilileri önce bir şok geçiriyorlar, sonra durumu anlayıp rahatlıyorlar. Çünkü 40’a yakın bilgisayarlarının yazılımlarının tamamı lisanslı… Hepsine çuvalla para ödenmiş. Lisanslar Amerikan… Bolca beslemişler ABD’yi nasılsa… Korkuları yok...

Akşama doğru BSA tarafından bir rapor düzenleniyor. Fakat o ne?.. Korkunç bir para cezası!.. “Neden?” diye soruyor firma yetkilisi. Aldığı cevap ilginç… Firma elemanlarından bir ikisinin bilgisayarında Amerikan yazılımı kaçak program bulunmuş. Amatörce bir merakla, bir iki memur tarafından, yönetimden gizli yüklenmiş, firmanın ihtiyacıyla, konusuyla yakından uzaktan ilgisi olmayan birkaç yazılım.

Sonuç: Para cezaları ödeniyor. Firma, gazetelerde “Korsan” olarak afişe ediliyor, memlekete rezil oluyor. Sebep: Amerikan firmalarının hakları yenmiş(!).

Muhtar Türk, polisler Türk, avukatlar Türk… Büyük bir gururla(!) görevlerini yapıyorlar. Bu defa hukuk sonuç veriyor! Amerikan firmalarının hakları korunuyor. Benim milletim ve benim ülkemin kurumları tarafından...

İyi, güzel de… Benim ülkemin sanayicisinin hakları için neden kimse parmağını kıpırdatmamıştı? Hukuk aynı hukuk değil miydi?

Amerikan firmaları; Türk polisini, Türk muhtarını, Türk hukukçusunu, Türk uzmanlarını, tüm Türk kurumlarını Türk’e karşı bir güzel kullanıyorlar! Amerika’dan Türkiye’yi Türk insanıyla vurabiliyorlar? Bizim insanımız da bu işi can-ı gönülden yapıyor!

Amerika; Türk hukukuyla ve Türk elemanla, Türk sanayicisini vurduğu gibi, Türk korsan firmaları da Türk sanayicisini vuruyor. Firma zayıf düşünce de bankalar vuruyor. Durumun kötüye gittiğini fark eden sendika da payını alabilmek için (işçinin haklarını koruyacak ya…) sıraya giriyor, bir telaş o da vuruyor! Firmasından yarım asırdır ekmek yiyen işçisiyle hem de... Önüne gelen vuruyor...

Sonra soruyorlar “Türkiye’de sanayi neden gelişmiyor?” diye… Hayret! Neden gelişmiyor acaba?

Soruyorlar "Neden işsizlik var?" diye... Hayret! Neden işsizlik var acaba?

Vah milletim!

---------------------------------
1 BSA, kaçak bilgisayar yazılımlarını araştıran firma.


2 Ekim 2009 Cuma

Ülkeme yabancılaştırılıyorum


1980'li yılların başındaydık. Karaköy'de bir turist yanıma yaklaşarak "Kempinski? Otel Kempinski?" diye sordu. İlk defa duyuyordum bu ismi. "Bilmiyorum" diye cevap verdim. Daha sonra öğrendim ki "Çırağan Otel"in adıymış bu... Ne zaman değişmişti bu ad, neden değişmişti, kim değiştirmişti; benim nasıl haberim olmamıştı, İstanbul'da doğmuş, büyümüş bir Türk vatandaşı olarak?

Sonraları "Kapadokya" adını duymaya başladım. Önceleri başka bir ülkeden bahsedildiğini zannediyordum. Meğerse benim güzel ülkemin "Ürgüp, Göreme"siymiş bu Kapadokya. Hayretler içindeydim. "Neler oluyor?" demeye başladım kendi kendime.

Bugün, önce "Kürt açılımı", daha sonra "Demokratik açılım" adı altında yapılan çalışmalarla güneydoğudaki köylerimin adının Kürtçeleştirileceği konusu gündemde... Hem de Türk alfabesinde bulunmayan, Kürt alfabesindeki harflerle ifade edilecekmiş; "q, x ve w" harfleriyle... Yani artık ülkemdeki köylerin adını okuyamayacağım, okusam da ülkemin bir köyü olduğunu anlayamayacağım. Bu açılımla ülkem; Kürtlere açılırken, Türklere kapanıyor gibi... Oysa "Kürt", etnik bir kökenin; "Türk"se; Kürdü, Çerkesi, Lazıyla büyük bir ulusun adı değil mi?

Belki çoğu insan gibi ben de gidemedim o köylere ama "Görmesem de, gitmesem de o köy benim köyümdür." bile diyemeyeceğim artık. Adını okuyamadığım, dilini anlayamadığım köy, nasıl benim köyüm olur ki?..

Fransa, Almanya, İspanya, ABD gibi birçok Batı ülkesinde farklı etnik kökenli insanların toplu olarak yaşadığı bölgeler var. Hiçbirinin adı değiştirilmiyor da neden benim ülkemdekiler değiştiriliyor? Yoksa onlarda demokratik açılım yapılmamış mı? Veya biz onlardan daha mı demokrat olma yolundayız?

Dikkat ediyorum da, Batı ülkeleri demokratlaştıkça yükseliyor, biz demokratlaştıkça batıyoruz. Ne hikmetse, demokrasi hep Türklerin aleyhine işliyor. Demokrasi buysa, parçalara bölünmekse, ülkeme yabancılaşmaksa, ben demokrasi falan istemiyorum.

Dünkü haberlerden öğrendim ki AB artık "Ne mutlu Türküm diyene" sözcüğüne de tahammül edemiyor, iç işlerimize karışıyor ve okullarda okunan andımızın da ayırımcılık olduğunu, bu ifadenin kaldırılmasını istiyor.

Bugünkü (2.10.2009) Akşam Gazetesi'nde, Serdar Akinan'ın yazısında sorduğu soruyu soruyorum ben de:

"Hakikaten bu ülke nereye götürülüyor?"

Gittikçe ülkeme yabancılaşıyorum, yabancılaştırılıyorum.

Yakında güzel İstanbul'umun adı da "Bizantion" veya "Konstantinopolis" veya "Konstaniniyye" olarak değiştirilirse şaşmamak lazım. Belki bütün bu sessiz sedasız isim değiştirmelerin altında yatan ana neden bizi bu büyük değişikliğe hazırlamak...

Bütün inançlarım boş muydu? Türk olmak bu muydu? Atatürk bütün ömrünü boşa mı harcamıştı? Dedem boşuna mı Çanakkale Savaşları'nda şehit olmuştu?

Türk milletinin bir ferdi olarak, kendime hak gördüğüm bir çağrıda bulunuyorum:

Bütün meclis üyeleri tek tek kürsüye çıkıp, yüksek sesle "Ben Türküm!" diye bağırsın. Yemin eder gibi... O zaman tam olarak inanacağım Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin tamamının Türklerden oluştuğuna. Zira şüphelerim var!

İçim yanıyor!

Vah milletim!

30 Eylül 2009 Çarşamba

Spor zavallılığı


Ülkemizde "spor" denince "futbol"; futbol denince, spor akla geliyor. Başka türlü düşünmek söz konusu bile değil. Spor anlamı "Futbol" ile eşdeğer olmuş... Bu cehalet öylesine yer etmiş ki yalnız gençler değil, yaşını başını almış kimseler bile aynı havada... Toplumun kesimlerine göre de değişiklik arz etmiyor. Aydın-cahil, kültürlü-kültürsüz, hangi kesime bakarsanız bakın aynı dili konuşuyor.

Kimlerden oluşuyor bu taraftar? Tribünlere bir bakın; maç dağıldıktan sonra sokaklardaki taraftarlara bakın, görürsünüz... Çoğunluğu gariban, işsiz güçsüz, evine ekmeğini zor götüren, hatta belki götüremeyen ama futbol seyretmek için sabahlara kadar stadyum önünde kuyrukta bekleyen, cebindeki son kuruşu harcayanlar topluluğu... Devasa ve lüks kulüp binaları çoğunlukla bu kesimden toplanan paralarla yapılıyor. Gariban istismarı resmen... Trilyonlarca transfer ücretleri de bunların cebinden karşılanıyor. Yazık, günah değil mi?

Hadi onlar cahil diyelim; peki ya aklı başında zannettiğimiz, yaşını başını almış, tahsilli, kültürlü adamlara ne demeli? Koca koca, saçı başı ağarmış tahsilli, kültürlü dediğimiz adamlar... Topa tekme vuran birileri için televizyonlarda saatlerce yorum yapıyorlar. Beyinleri, işe yaramaz bir yığın gereksiz bilgiyle dolu... Adeta hipnoz altında, bütün dikkatlerini ve beyin güçlerini spora(!), daha doğrusu futbola kilitlemişler. Çocuklarını da kendileri gibi hasta etmeye odaklanmışlar...

Bu, Türk halkının bir zavallılığı değil de nedir?

Ülkemizde futboldan başka gelişmiş bir spor(!) (tabi sporsa...) dalı gösterebilir misiniz? Sadece biraz basketbol, biraz da voleybol, o kadar! Onlar da seyircisiz, kendi kendilerini avutuyorlar. Artık televizyonların spor programlarında bile konu edilmiyorlar. Ya bir zamanlar TRT 3'te olsun, zaman zaman gösterilen, dünyada söz sahibi olduğumuz silah sporu SKEET, TRAP?.. Artık adları bile geçmiyor. Tamamen silinip gittiler... Silah merakı olan asker milletime ne oldu? Maganda oldu; sokaklarda maç sonrası havaya ateş edip çoluk çocuk vuruyor. BRAVOOO(!)

Bari futbolda bir yere varmış olsak "Hadi neyse!" diyeceğim. Zaman zaman küçük, arkası gelmeyen başarılardan ibaret... Bu saatten sonra bir yere geleceğimiz de yok. Cücük kalmışız. Halk coşturuluyor, ümitlendiriliyor ve profesyonellerle kulüpler malı götürüyor.

Taraftarların konuşmalarına bir bakın:

"Nasıl yendik ama!.."

Kim yenmiş?

"Biz" yenmişiz.

"Biz" kim? Ve futbolcuya veya kulübe o "biz" ne ifade ediyor?

"Para", yani kazanç kaynağı... Bir bakıma sermaye... Onlar, sayemizde cebini doldururken biz ne yapıyoruz? "Biz", "siz" diyerek birbirimizi öldürüyoruz. Takımımız için arkadaşlıklarımızı bozuyor, birbirimizi hırpalıyoruz. Peki, kimin umurunda? Takımların mı, kulüplerin mi?

Hadi canım! Onlar cep derdinde... Taraftar falan umurlarında değil... Sayıları çok olsun, onlara yeter... Kim oldukları onlar için hiç fark etmez...

Takım elemanları bugün "X" takımında, yarın daha iyi para verirlerse "Y" takımında... Hemencecik üniformayı sırtından çıkarıp atıyor, hiç sorun etmeden rakip takımınkini giyiveriyor, kendi eski kulübünün takımına gol atıyor. Biz birbirimizi yiyip duralım... Canım, profesyonellik(!) bu...

Öylesine şuursuzca bir girdaba kapılmışız ki, hiç düşünmüyoruz bile... Ekmeğimizi kazandığımız işimizin bile bu kadar taraftarı olamamışız ama bize hiçbir yararı dokunmayan bir takım taraftarlığı için canımızı veriyoruz. Hiç düşünmeyecek miyiz, "Yahu ben ne yapıyorum?" diye? "Kim ve ne için, takım taraftarlığını işimden, ekmeğimden, hatta zaman zaman ailemden bile mukaddes sayıyorum" diye?

Mertlik, profesyonelliğe geçince bozuldu. Oysa "profesyonel", "meslek sahibi" demek... Parayı bastırandan yana olmak demek değil!.. Ülkemizde bütün kavramlar yozlaştırıldığı gibi bu kavram da çürütüldü ne yazık ki.

Zamanın LEFTER'i, Galatasaraylı "Uçan panter" TURGAY'ı, henüz hayatta olmalarına rağmen artık hiç anılmıyorlar bile. Takımları için bir ömür vermişler... Şimdi ise aç mı, tok mu; ne yer, ne içer bu adamlar diye arayıp soranları bile yok. Oysa onlara servet ödeseniz takım ve üniformalarını değiştirmezler. Halk bu gibilere değil; para ve menfaat peşinde koşan futbolculara sahip çıkıyor. Yani taraftar, kendi ipini kendi çekiyor, sonra da başarı bekliyor. Başarı olsa ne olacak ki? Başarılı adam cebini dolduracak; onun hedefi cep... Taraftara soruyorum: Peki sana ne oluyor be adam? Meşhur Galatasaray taraftarı, hayatını takımına adamış "Karınca ezmez şevki"si bile kulüplerin ve futbolcuların umurunda olmadı. Sen kimin umurunda olduğunu zannediyorsun? Neden ve kim için yırtınıp duruyorsun? Sadece sermayesin sen... Hâlâ farkında değil misin?

Taraftar, nasıl oluşturuluyor?

Öyle bir çark kurulmuş ki, aynen uyuşturucuda olduğu gibi... Nasıl ki uyuşturucu kullanan bir baba, çocuklarını ve ailesini de uyuşturucuya alıştırır; futbolda da aynı yöntem uygulanıyor. Her baba, kendi çocuğunu, kendi takımının taraftarı yapmak için beyin yıkıyor. Neden? Bu sorunun cevabını kendisi de bilmiyor. Beyninin düşünme bölümü iptal edilmiş. Kendi takımı putlaştırılmış. Adam, çocuğunun da aynı puta tapmasını istiyor. NEDEN? İşte bu soruyu asla sormuyor, sormayı da düşünmüyor. Uyuşturucu müptelası gibi beyni felç olmuş. Kime ve neye hizmet ediyor, kendi de bilmiyor. Sadece taraftar... Ölümüne taraftar... İşte o kadar! Çocuğu da öyle olmalı! Peki o neden?

Mükemmel bir futbolcu besleme sistemi oluşturulmuş. Öyle ki, kimse bozamaz bu sistemi. Olağanüstü başarılı bir sömürü programı...

Futbol spor mu peki?

Tekme atan adamlar gurubu... Ama çok güzel tekme atıyor ya!.. Tekmeyle para kazanıyor. Hem de öyle böyle değil... Kazansın kazanmasına da... kime ne yararı var, kendi cebinden başka? Buna spor deniyor. Sakatlanan sakatlanana... Tekme yiyen yiyene...

"Spor" kelimesi, sağlığı korumayı da içeren bir anlam taşımaz mı?

Hangi futbolcuya bakarsanız bakın, mutlaka birkaç defa sakatlanmıştır. Hemen hepsinin bacakları çarpıktır. Menüsküs olmayanına rastlayamazsınız. Nasıl sporsa bu!..

Taraftarlar bana kızacak muhakkak ama, gene düşünmeden... "Bu adam bir şeyler söylüyor. Bir düşünsek ne olur ki?" demeden... Sadece öfkelenecekler... Hipnoz edilmişler adeta... Hatta tutsak...

Taraftarı olduğumuz kulüp kimdir, nedir?

Para kazanmak için dünyanın her yerinden futbolcu satın alan bir heyet. "Satın almak!"... Nasıl bir tabirdir bu? Satın alınan ve satılan futbolcu!.. Sanki bir malmış gibi... Bu tabir bir aşağılama değil mi? Futbolcularımız nasıl kabul ediyorlar bu tabiri? Anlamak mümkün değil! Ya taraftar nasıl kabul ediyor, tuttuğu takımın futbolcusunun satılmasını?

Satılan kim? Futbolcu... Satan kim? Kulüp...

Hadi bunu da hoş görelim de, taraftarın durumu ne oluyor bu şartta?

Hâlâ takımını tutuyor, onun için yanıp tutuşuyor...

Bir düşünelim: Kulüp, yabancı bir ülkenin takımından -mesela Real Madrid'ten- bir tane değil de bir çok futbolcu aldı diyelim. Hatta biraz ileri gidelim ve bütün sporcularını aldı diyelim. Kulüp, gene aynı kulüp mü? EVET! Taraftar gene aynı kulübü mü destekliyor? EVET! Nasıl oluyorsa!.. Ne demekse!.

Gene taraftara soruyorum? "Gerçekten sen kimi destekliyorsun? Ne yaptığının farkında mısın?"

Vah milletim!

Daha çok şey yazılabilir bu konuda ama satırlar da, tahammülüm de yetmez!

Taraftarlar da, kulüpler de kızmasınlar bu yazıya. Zira demokratikleşiyoruz(!). Açılım süreci değil mi bu? Biraz sert eleştirilere de alışalım, açılalım dedik.

26 Eylül 2009 Cumartesi

Bir soru, bir ders: Neden?


Sitenin bahçesinde oynadığımız tavla henüz bitmişti. Tam o sırada, küçücük, 1 mm'den daha küçük, şirin, kanatlı bir böcek tavlanın içine düştü. Bir türlü dışarı çıkamıyordu. Yardımcı olmak için üfledim ama olmadı; biraz havalandı, gene düştü. Bir daha, bir daha... ama nafile...

İncitmeden dışarı çıkartabilmek için küçük bir kağıt parçası arıyordum ki, tam o sırada tavla arkadaşım, parmağıyla küçücük böceğin üzerine basarak ezdi ve dışarı attı. Sessiz bir isyanla içimden sordum: Neden?

*-*-*-*-*-*-*

Yıllar önceydi... 1955 yılıydı hatırladığım kadarıyla ve ben 13 yaşındaydım. Küçükçekmece gölünün kıyısında, "Soğuksu" tren istasyonuna 1 Km. mesafede, bugünkü "Kanarya" istasyonunun yanında bir yazlık evimiz vardı. Kanarya istasyonunun henüz olmadığı o yıllarda, trenden Soğuksu'da inip yaya olarak demiryolu traverslerinin üzerinden giderdik evimize.

Gölde, zararsız tatlı su yılanları yaşardı. Göle girdiğimizde uzunca süre hareketsiz durduğumuzda bacaklarımıza sarılır, biz kıpırdayınca kaçarlardı. Zaman zaman da karaya çıkarlar, sahilde gezinirlerdi.

Bir yaz günü Soğuksu'da trenden inmiş, gene traverslerin üzerinden yürüyerek eve gidiyordum. Önümde de küçük bir su yılanı... Hemen yere eğildim; traverslerin arasındaki taşlardan aldım, peş peşe yılana atmaya başladım. Hayvancık kaçmaya başladı. O kaçıyor, ben elimdeki taşları ona atarak kovalıyordum. Bu kaçmaca kovalamaca pek uzun sürmedi; attığım taşlardan biri kafasına geldi ve hayvancık orada öldü. Kendimi bir kahraman gibi hissediyordum. Bu büyük başarıyı(!) anlatmalıydım herkese...

Eve geldim; annem, mutfakta bulaşık yıkıyordu. Hiç vakit kaybetmeden, büyük bir gururla haykırarak "Bir su yılanı öldürdüm" dedim.

Annemin arkası dönüktü. Bir an duraladı ve bana doğru dönerek "Neden?" dedi. Uzunca bir süre yüzüme bakarak cevap bekledi, sonra arkasını dönerek işine devam etti.

Övgü beklerken, böyle bir soruyla karşılaşmak beni şaşırtmıştı. Öylece kalakaldım. Düşündüm, düşündüm ve bir cevap veremedim.

Aradan bunca yıl geçti, 67 yaşındayım ve hâlâ bu sorunun cevabını bulamadım.

*-*-*-*-*-*-*

Tavla arkadaşım; o küçücük, şirin böceği parmağıyla eziverdiğinde o günlerimi hatırladım ve gene sordum kendi kendime: Neden?

Emin olduğum bir şey vardı: Annesi ona sormamıştı hiç "Neden?" diye...

16 Eylül 2009 Çarşamba

Türkiye striptizci oluyor


Türkiye iyice açılıp saçılmakta ısrarlı. Striptizci oldu adeta... Bir açılımdır gidiyor; açıla açıla bitmeyecek; üstünde bir şey kalmayıncaya kadar açılacak anlaşılan.

Ermeni açılımı diye başladık işe. Hrant Dink öldürülünce "Hepimiz Ermeniyiz!" dedik. Açılıp saçılıp Ermeni olduk. Sonra yetmedi, Ermenistan sınır kapısını açmaya karar verdik. Daha sonra (veya daha önce-sırasını karıştırıyorum artık-) Heybeliada Ruhban Okulu'nu açmaya karar verdik. Yetmedi, "Kürt açılımı" dedik; daha sonra da "Demokratik açılım..." Açılıp saçılma gittikçe artıyor. O kadar ki, artık güneydoğuda PKK bayrakları da açılıyor. Türkiye'nin her tarafı açıldıkça açılıyor; açılıp saçılıyor. Striptizci oldu mübarek Türkiye.

"Tarihi direnişe geçeceğiz" diyor (DTP) Grup Başkanvekili ve Diyarbakır Milletvekili Selahattin Demirtaş; "Önümüzdeki günlerde bu tarihi saldırılara karşı nasıl bir tarihi direnişe geçeceğimizi hep birlikte bütün dünyaya göstereceğiz." diyerek devam ediyor. Bu adam milletvekili... Benim meclisimde... PKK adına konuşuyor ve milletimi tehdit ediyor, devletime açık açık meydan okuyor. Biz açılıp imkan verdikçe PKK cesaretleniyor, tehdidi artıyor.

Başbakan ise "Bedeli ne olursa olsun açılım tamamlanacak." diyor.

"Bedeli ne olursa olsun!..".

Nasıl yani?

Bedeli, güneydoğuya PKK bayrağı dikilmesi olursa da mı?

Yanlış anlıyoruz herhalde...

Talihsiz bir tesadüf eseri, Başbakanın, 80 ülkenin büyükelçisine iftar verdiği ve "Çözüme her zamankinden daha yakınız." dediği sıralarda güneydoğuda açılıyor bu PKK bayrakları... Öcalan'a övgüler arttıkça artıyor; bölücübaşı bayrak yapılıyor.

Anadolu'da bir tabir vardır: "Eşşek yıkıliy, can sıkıliy".

İşin tuhaf yanı, bu nasıl demokratik açılımsa, gazeteciler, emekli subaylar, rektörler hapislerde... Hâlâ iddianame yazılıyor. İddianameden başka bir şey yok ortada ama birçok yüksek kariyer sahibi hapiste... Henüz suçları sabit olmamış... Çoğu da bir yılı aşkın bir zamandır... Ama olsun! Biz açılıyoruz! Biz dağdan inecek teröristi, askerimizi vuran teröristi affedeceğiz, ona iş bulacağız. Sade vatandaş işsizlikten aç ve perişan durumda ama olsun... Demokratik açılım bu!..

Türkiye açılıyor... Açılımdan açılıma gidiyor... Bir striptizci misali, açıldıkça açılıyor... Ne ilke kaldı, ne devlet politikası...

Kime açılıyor? Ermeni'ye, PKK'ya... Rum'a... AB'ye... ABD'ye... İyi, güzel, hoş da... onlardan bize açılan var mı?

Diğer yandan kapanıyor... Kime? Subayına... Gazetecesine... Yazarına... Profesörüne... Dekanına... Tüm aydınlarına...

Anlamıyorum...

Anlayamıyorum bu açılımı; striptizci misali açılımı...

Bildiğim kadarıyla açılıp saçılan striptizciyi herkes seyreder; kimse taciz etmez, iğfal etmez. Ama böylesine açılan milletleri iğfal ederler.

"Eşşek yıkıliy, can sıkıliy".

Vah milletim!

13 Eylül 2009 Pazar

Hacizden geçilmiyor


Uzun bir süredir günlük gazeteler haciz ilanlarıyla dolu. İçler acısı... Günlük bir gazetede ortalama 10 haciz ilanı var. Yılda yaklaşık 3.000 ilan yapar. Toplam 10 gazetede desek, yılda 30.000 işyeri ve kişinin gayrimenkulleri veya işyerleri icra veya iflas nedeniyle elden çıkıyor. Bunlar sadece gayrimenkuller... Buna menkulleri de ilave etsek kim bilir ne kadar kişi mağdur.

Bu iflas ve icra meselesine devlet el atmalı. Her borcunu ödeyemeyen hırsız değil ki... Neden bu kişi veya kurumlara bir çare aranmıyor da ilk fırsatta mallarına el konuluyor? Evet, kanun böyle... Böyle de, böyle mi olmalı? Ülke menfaati bunu mu gerektiriyor. Her borcunu ödeyemeyene hemen icra mı koymalı? Borçlunun malı hemen haraç mezat, yok bahasına satılmalı mı? Bu mu hak, adalet? Bu kanunlar yeniden gözden geçirilmeli değil mi?

Bir işyeri düşünün. 50 yıl maliyeye vergi ödemiş; işçi, memur beslemiş, SSK primi ödemiş, ihracat yapmış, ülkeye döviz kazandırmış. Ne olmuşsa banka kredi borcunu ödeyememiş ve iflas etmiş. Hemen alacaklılar devrede... Makineleri, masaları, sandalyeleri haraç mezat icrada yok bahasına satılıyor. İlk seferde rayiç değerinin %60'ıyla açık artırmaya çıkarılıyor. Satılamazsa, 2. sefer %40 değeriyle... Yok bahasına... Neymiş? Alacaklıların parası ödenecekmiş. Ya sonra? İşyeri kapanmış, işçiler sokakta... Artık vergi ödeyecek bir işyeri eksilmiş; kimin umurunda? Vergi kaybı ne olacak, işsiz kalan işçi ve memurlar ne olacak? Bu işyerinin yıllardır ödediği vergiler, devlete kazandırdıkları yok mu sayılacak?

Evet, yok sayılacak! "Zarar etmeseydi efendim. Yıkarım hemen! Hem de bütün geçmişini yok sayarak! Bütün geçmişini yok ederek!".

Eski maliye bakanı Unakıtan söylememiş miydi "Filin, fincancı dükkânına girdiği gibi gireceğiz!" diye? "Hesabını ona göre tutsaydı efendim! Ya kazanır vergisini öder; ya da mahvederim! Anasından doğduğuna pişman ederim! Bütün varlıklarını elinden alır, imha ederim! Ne cesaretle işyeri açtı ki? Açmasaydı efendim!"

İyi, güzel, alacağını almak için girecekse girsin de, neden filin fincancı dükkânına girdiği gibi? Neden yakıp yıkarak? Devletin düşmanı mı bu işyerleri? Bu nasıl zihniyettir böyle?

Bu zihniyet yalnız Unakıtan'a ait değil... Çok eskilerden beri devleti idare edenlerin anlayışı... Bu davranış, dile getirilmemişti sadece... Unakıtan'ın ağzından sadece dile getirilmiş oldu. Diğerleri uyguluyor ama söylemiyordu. Fark sadece bu kadar... Yoksa değişen bir şey yok...

50 yıllık Gorbon Işıl fabrikasının durumu ortada. Mali kriz neticesi bu büyük isim iflas etmemek için 2000 yılında, yok bahasına yabancı bir finans şirketine satıldı. %51 hissesi 1,8 milyon dalara ve bütün haklarıyla beraber. Evet, iflas etmedi ama iflastan ne farkı var? Artık o fabrika bizim değil, yabancıların... Kârın %50'si yabancılara gidecek.

Ya iflas edeceksin, ya da yabancılara satacaksın.

Yazıktır, günahtır!

Unutmamak gerekir ki işyerleri; esnafıyla, tüccarıyla, sanayicisiyle ülkenin bereketi, ekonomisinin can damarı... Can damarı kesilen bir ülkenin değil kalkınması, varlığından söz edilebilir mi? Bu şartlarda kim, hangi cesaretle ciddi bir iş yeri kurar? Kim sanayicilik yapar?

Devlet sadece işyerinin kârına mı ortak? Zararına hiçbir iştiraki olmayacak mı?

"Efendim, bütün Batıda bu böyle!". Hayır! Batı ülkelerinde böyle olabilir ama Türkiye gibi henüz ekonomisini düzeltememiş, her 5-10 yılda bir kriz yaşayan, halkı henüz fakirlikten kurtulamamış bir ülkede böyle olamaz! Batı örnek gösterilemez! Şayet batıyı örnek gösterecekseniz ben de göstereyim:

Hatırladığım kadarıyla 1971 yılının başlarıydı. İngiltere'deki meşhur "Rolls Roys" fabrikası iflas ediyordu. Devlet "Hayır! İflas edemezsin!" diyerek fabrikanın %90'ını satın aldı; eksiklerini tamamladı, ayağa kaldırdı, çalışır hale getirdi. Yabancılara satmadı, sattırmadı. Bugün bu fabrika kâr etmeye, devlete vergi vermeye devam ediyor. İşte Batıdan örnek!

Batıda, devletle işyerleri birbirine düşman değil. Düşmanlığını ilan edecek kadar işyerine nefret sadece bizde var. Neden? Nasıl kalkınacak bu ülke? Hangi ciddi iş adamı sermaye koyarak fabrika kurar artık? Üretim, dolayısıyla ihracat nasıl artar?

Sadece yabancı malları alıp satarak, ithalat yaparak, riski daha az işlere yönelir, iş sahipleri. Üretime, sabit giderleri yüksek işyerlerine yatırım yapmaz. İşçi çalıştırmaz. Bu sebepledir ki yeme-içme yerlerinden, kafeteryalardan geçilmiyor Türkiye'de.

Batıyoruz beyler! Bu zihniyetle gidersek, geri dönüşü olmayacak bir şekilde batacağız. Bir daha belimizi doğrultamamacasına!..

Vah milletim!

11 Eylül 2009 Cuma

Globalleşme küstahlığı


Bir "Globalleşme"dir gidiyor. Veya "Küreselleşme"... Globalleşme yutturmacası küstahlığa dönüştü.

Nedir "GLOB" veya "KÜRE"? Herhalde dünya kastediliyor; başka bir şey olamaz. Yani yerküre... Bundan da dünyadaki insanların toplu hareketleri, toplu davranış biçimleri kastediliyor olsa gerek. Veya ekonomileri...

Glob, yani küre; bir başka deyişle dünya diye bahsettikleri, sadece batı devletleri. Yani Avrupa ve ABD... Bu mu Glob? Asya, Afrika, Güney Amerika, Avustralya globun içinde değil mi? Yok mu sayılıyor dünyada bunca insan ve üstünde yaşadıkları toprak? Sadece Avrupa ve ABD mi glob, küre, dünya sayılıyor? Evet, aynen öyle...

Nüfus çokluğu itibariyle globu teşkil ettiklerini varsayıyorlarsa bir bakalım, kimlerden oluşuyormuş ve ne kadarmış nüfusu bu GLOB'un?

Avrupa: 694 milyon,
ABD: 300 milyon.

Toplam: 1 milyar bile değil! Dünya nüfusunun yaklaşık 5'te biri... Yani bunlar insan... Kural koyucu... Diğerleri uşakları, köleleri... Veya yoklar bile!

Kimler bu globun(!) dışındakiler ve nüfusları ne kadar?:

Asya kıtası: 3,5 milyar,
Afrika kıtası: 222 milyon,
Kuzey Amerika: 154 milyon, (ABD hariç)
Güney Amerika: 335 milyon,
Okyanusya: 23 milyon.

Toplam: 4 milyar 234 milyon.

Yani 4 milyar 234 milyon nüfus globa ait değil; dünya insanı değil, öyle mi?

Arazi çokluğuna sahip oldukları için mi "GLOB" sayıyorlar kendilerini yoksa? Ona da bir bakalım:

Glob dedikleri ABD ve Avrupa:

Avrupa kıtası: 10 milyon Km2,
ABD: 9,4 milyon Km2

Toplam: 19,4 milyon Km2.

Bu kadar yüzölçümüne sahip toprağın insanı, bakalım ne kadar yüzölçümüne sahip toprağı glob dışı, yani dünya dışı sayıyor?

Asya kıtası: 44 milyon Km2,
Amerika kıtası: 42 milyon Km2,
Afrika kıtası: 30 milyon Km2,
Antarktika kıtası: 13 milyon Km2,
Avustralya kıtası: 9 milyon Km2.

Toplam 138 milyon Km2,

Özetle; Glob dedikleri toprakları yüzölçümü olarak dünyanın tamamı sayıyorlarsa, 19 milyon Km2 toprak sahibi, 138 milyon Km2 dünya toprağını yok sayıyor. Öyle mi? Evet, aynen öyle... Dünya toprağının %12'sine sahip olanlar GLOB; %88'ine sahip olanlar dünya dışı! Vay vay!

Ne sahip olduğu toprak genişliği, ne de sahip olduğu nüfus itibariyle yekûn teşkil eden bir güruh, GLOB olma, DÜNYA olma iddiasında...

Bu kadar kendini beğenmişlik, bu kadar küstahlık olur. İşin garip yanı buna itiraz eden de yok... Anlayamıyorum... Herkes kabullenmiş gibi bu globalleşme masalını. Ve bu yutturmaca globun içine girmeye çalışıyor. Aptalca, şuursuzca... Adeta hak ediyorlar aşağılanmayı ve sömürülmeyi...

Globalleşme fikrini destekleyenler de kendi kendilerini aydın ilan etmiş, kör kuyunun derinlikleri kadar karanlık, yazar geçinen, kendi milletini aşağılayarak Batıya yaranmaya uğraşan, toplama-çıkarma yapmaktan aciz, üç beş kompleksli asalak.

Bu asalaklar kimler? Seçmek o kadar kolay ki... Bütün yazılarında alt alta yabancı isimler sıralayan, durmadan birkaç yabancı şehirden övgüyle bahsederken kendi vatanını aşağılayan, buraları görmüşlükle övünürken görmemişliğini açığa vuran, kendi dili yerine anlaşılmaz yabancı kelimeler kullanan, kendi milletini bu globun(!) insanlarına ispiyon eden yazarımsılar...

İşin acıklı yanı, bu küçücük Batı topluluğunun "GLOB" olduğunu gerçek aydınların da kabullenmiş olmaları...

Milletim de bu zavallılığa "HAYIR!" demiyor; "Siz de kim oluyorsunuz? Kendinize gelin!" demiyor. Bu glob saçmalığının içinde yer almak için didinip duruyor!

Vah milletim, vah!

10 Eylül 2009 Perşembe

Ne oldu bu millete?


Gözlerime, kulaklarıma inanamıyorum! Sel felaketine uğramış iş yerlerinin malları vatandaş tarafından yağmalanıyor. Arsızca sırıtan suratlarla, utanmadan, kameralara baka baka... Malları heba olmuş, belki de iflas durumuna gelmiş iş sahipleri kan ağlarken; diğer tarafta cesetler yerde yatarken... Hem de mübarek Ramazan günü...

İnanamıyorum!

Benim milletim mi bu? Yoksa ben başka bir memlekette mi yaşıyorum? Kâbus mu görüyorum yoksa! Aç köpekler gibi saldırıyor insanlar başkalarının zarar görmüş mallarına. Sanki babalarının mallarıymış, kendi haklarıymış gibi...

Hiç mi Allah korkusu kalmadı bu millette? Hadi diyelim Allah'tan korkmuyor; kuldan da mı utanmıyor? Bu millet benim milletim olamaz. "Anlı, şanlı" diye övündüğüm, "asil" diye gururlandığım milletim bu mu?

Anlayamıyorum! Sonradan mı böyle oldu bu millet, yoksa hep böyleydi de farkında mı değildik? Yoksa sadece küçük bir çapulcu takımı mı bu?

Utandım o meşum sahneleri görünce. Bu milletin bir mensubu olmaktan utandım. Bütün bu görüntüler dünyada yayımlandı. Dünyaya da rezil oldum. Kimsenin suratına bakamaz haldeyim. Hiç değilse gazeteciler, televizyoncular bu görüntüleri yayımlamasaydı. Yayımlamasaydı da utancımız kendi aramızda kalsaydı. Şimdi bütün dünya bizi göstererek "İşte Türk milleti!" diyecek. Nasıl bakacağız dünyanın yüzüne?

Utandım ey milletim; hem de çok utandım!

Yazıklar olsun!

9 Eylül 2009 Çarşamba

Kürt açılımı


Siyaset, hiç girmek istemediğim bir alan. Ne var ki "Kürt Açılımı" adı altında toplumu yanıltıcı birçok yazı yazılmakta, halk şaşkın duruma düşürülmekte.

Siyasi partiler, oy amaçlı davranış biçimleri sergilerler; bu doğaldır. Ancak, kendi kendilerini "Aydın kişi" olarak ilan etmiş köşe yazarları neden halkı şaşkına çeviren yazılar yazar, buna akıl erdirmek mümkün değil. Bu davranışlarından ne gibi çıkarları olabilir ki? Anlayamıyorum.

Biz, sade vatandaşlar; perde arkasında gelişen olayların dışında, yalnızca bize anlatılanlardan yola çıkarak olan biteni anlamaya çalışıyoruz. Başka bir şansımız da yok zaten.

Yıllardır kan dökülmesi olayı, bize, PKK terör örgütü ve yandaşlarının olayı olarak anlatıldı; Kürtlerin olayı olarak değil. Kürtler mi kan döküyor? Hiç alakası yok. PKK kan döküyor. Öyle ki kan döken PKK'nın yöneticileri Kürtçe bile bilmiyor. Hangi Kürt sorunundan bahsediyorlar, anlamıyorum.

PKK, daha çok Kürt asıllı vatandaşlarımızı öldürdüğü için Türk Silahlı Kuvvetleri devreye girdi, şehitler verdi. Şehitlerin arasında Kürt asıllı askerlerimiz de var. Kürt asıllı vatandaşlarla Türk toplumunun hiçbir alıp veremediği olmadı. Güneydoğuda ordumuza destek verenler de Kürt vatandaşlarımız değil mi?

Belki istatistikî olarak bir mana ifade etmez ama söylemeden geçemeyeceğim:

Şahsen tanıdığım ve sevdiğim iki Kürt asıllı vatandaştan da sevgi, mertlik, sadakat dışında bir yaklaşım görmedim. Bunlardan biri, yaklaşık 55 yıl evvel, 6-7 Eylül olaylarında, yeni kurulan şirketimizin kapıcısı Kürt Mehmet, kalabalık güruhun önüne tek başına çıkarak "Buranın sahipleri Türk'tür. Zarar vermeyin!" diye haykırarak kendini öne atmış, işyerimizi talan ve yıkımdan kurtarmıştı. Diğeri ise, gene işyerimizde işçilerin çıkardığı isyana iştirak etmeyerek "Beni olaylara katmayın. Ben çalışırım, görevimi yaparım. Ekmek yediğim yere ihanet etmem!" diyerek isyancılara cephe almış, her şartta görevini tam olarak yapan bir işçi. Askerliğini de hudut karakolunda yapmış, PKK'ya karşı çarpışmalarını iftiharla anlatıyor ve "Benim vatanım, benim bayrağım. Onları korumak için çanımı veririm" diyor.

Hangi cepheden bakarsak bakalım, kan dökülmesi olayı Kürtlerle Türkler arasında değil. Uzun yıllar PKK ile çarpışmış kumandanlar da ifade ediyor ki, PKK, uyuşturucu ve kaçakçılıkla beslenen bir menfaat çetesi. Amacı ne siyasî ne de askerî... Garip, çaresiz, cahil vatandaşları kandırarak başındaki üç beş kişinin menfaatine çalışıyor. Yurt dışı siyasiler de bu menfaat guruplarını kendi amaçları doğrultusunda Türkiye aleyhine kullanıyor. Al gülüm, ver gülüm meselesi. Bunun Kürtlerle ne alakası var?

Bunu ben biliyorum da, Kürtler bilmiyor mu, siyasiler bilmiyor mu, aydın geçinenler bilmiyor mu?

Bu ne Kürt açılımı, ne demokratik açılım. Bu, doğrudan doğruya siyasî partilerin ve dış mihrakların çıkar açılımı. Bu açılım ne olursa olsun, kan akması durmayacak. Çünkü PKK kendi geçim kaynağından vazgeçmeyecek. Bu açılım çabalarına rağmen dün 7 şehit daha verdik. Bu da açılımın falan hiçbir yararının olmayacağının göstergesi değil mi?

Tek çare PKK'nın beslendiği uyuşturucuya ve kaçakçılığa engel olmak. Ekonomisi sıfırlanmış bir örgütün mücadele gücü de kalmaz.

Bütün bu gerçeklere rağmen birçok aydın geçinen kişiler ve köşe yazarları, açılıma destek vermek ve kamuoyu oluşturmak için çalışıyor. Nedendir bilinmez...

Bu açılım bir başlarsa, Türk alfabesindeki harf sayısının bile değişeceğinden endişe ederim. Bu olayların perde arkasında Türk alfabesine W, Q, X harflerinin de girmesinin planlandığını sezer gibiyim. Kürt alfabesinde var çünkü bu harfler. Köy isimlerinin Kürtçeleştirilmesiyle başımıza bir de bu iş çıkacak. Bir kızılca kıyamet de o zaman kopacak. Durduk yerde Türk milletinin başına işler açılacak.

Bütün bunlar, sinsi bir planın parçaları gibi geliyor bana. Adım adım, sinsi sinsi, kanser gibi yayılan ve genişleyen hastalık halinde başımıza, içinden çıkılmaz dertler açacak. Demokratik açılım falan masal...

Korktuğum başka bir şey de PKK ile Kürt kökenli vatandaşların aynı kefeye konulmasıyla ortaya çıkacak kırgınlık... Sonuçta, zorla oluşturulmuş, olası bir Kürt-Türk sorunu... Ama ne çıkarcılar ne de dış mihraklar, arzuladıkları bu ayırımcılıkta başarılı olamayacaklar, çatışma çıkaramayacaklar. Çünkü bin yıldır Türk ve Kürt birlikte yaşamayı başarmış, bundan sonra da başaracak.

7 Eylül 2009 Pazartesi

Hakka aykırı, hukuka uygun


Şu emlak vergisi meselesi...

Akşam gazetesinin 6 Eylül 2009 tarihli Ekonomi bölümünden haber (s.8):

"Devletin ranta ortaklık talebi tartışma yarattı."

Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç: "Yapılan yol, metro ve köprüyle değer kazanan evden vergi almayı vatandaşa nasıl anlatırız?" diyor.

Beykoz Belediye Başkanı Yücel Çelik: "Devlet yol yapıyor ve eviniz değer kazanıyorsa bu haksız kazanç." diyor.

Yeni vergi taslağına göre, satışı yapılan değer kazanmış emlakin kazandığı değer üzerinden vergi alınacakmış.

Bir gelir temin edildiğinde kâr doğarsa devletin bu kârdan vergi alması kadar doğal bir şey olamaz. Sorun burada değil. Sorun, emlak vergisinde; her yıl ödediğimiz emlak vergisinde.

Hiçbir gelir elde edilmediği halde, duran bir değerden nasıl vergi alınır? Hangi hakka dayanır bu? Hukuka dayanıyorsa, hakka dayanmayan hukuk mu olur?

Verginin mantığında "Devlet, vatandaşın kârına ortaktır" prensibi vardır. Doğrudur da... Fakat durduğu yerde duran, getirisi olmayan bir mülkün vergisini almak da ne oluyor? Çok uzun yıllardır uygulanan bu hakka aykırı, hukuka uygun konu, hiç kimse tarafından protesto edilmiyor. Acıklı bir durum.

Yanından yol geçti diye değerlenmiş sayılan emlakin satışından doğan kârdan vergi alınmasının dışında, gözden kaçan bir husus var. Bu değer artışı sebebiyle, yıllık ödenen emlak vergisi de artacak. Bu, konu edilmiyor.

Haksız vergi bu kadar değil. Tüm gider vergileri haksız. Gelirden kâr sağlanınca devlet elbet vergi alacak da, giderden neden vergi alıyor? Vergisi ödenmiş bir paranın harcamasından ayrıca vergi almak ne demek? KDV, ÖTV ve vasıtalı vergiler, bu kapsamda vergiler. Kanıksadığımız için dikkatimizi çekmiyor ama hakka uygun olduğunu kimse iddia edemez. Hak söz konusuysa, gider vergilendirilemez.

Sakın "Batı ülkelerinde de böyle vergiler var" demesin kimse. Batı ülkelerinde halkın geçimi, sağlığı, geleceği güvence altına alınmış. Herkes, her türlü giderini vergiden düşüyor. Elbette her türlü vergiyi alma hakkına sahip. Aynı haklar bizde de sağlansın, alınan tüm vergiler helal olsun.

4 Eylül 2009 Cuma

Cuma namazı ve camiler


Hiç tartışmasız Cuma Namazı farz1. Farz da, içinde bulunduğumuz durum nasıl?

Duruma iki yönden bakalım: İmamlar ve cemaat...

İmamlar:

Camilerin büyük bir çoğunluğunda imamlar cahil. Belli ki Kuran kurslarında ezberletilmiş, içine safsatalar katılmış bir takım hikâyelerle donatılmışlar. Çoğunluğu düşünmekten yoksun, bilgisiz, ezberci, robotlaştırılmış kişiler. Bunları bu makamlara kimler getiriyorsa asıl suçlu onlar. Bunca İmam Hatip Okulu varken ve bunca imam yetiştirirken nerede bu imamlar? Hiçbiri camide görev yapmayacaksa bu okulların anlamı ne? Bu okullar ne amaçla kuruldu? Yeniden gözden geçirilmeli değil mi?

Cuma namazı ezanı öncesi imam bir şeyler anlatıyor. 1400 yıl evvel sahabe ne yaparmış, nasıl yaşarmış?

İyi, güzel de anlatılan örnekler 1400 yıl öncesine ve Arap toplumuna ait. Ne bugüne ne de Türk örf adetlerine uyar. Denilebilir ki "Temel ahlak değişmez." Evet, doğrudur da anlatılan şeyler sadece ahlakla mı ilgili? Ne gezer! Günümüz şartlarında kimsenin işine yaramayacak bir takım bilgiler... Ayrıca ne kadar doğru olduğu da şüpheli... Zaten kimse dinlemiyor. Dinlese de anlaması mümkün değil; çünkü sinek uçsa kanat sesi duyulacak küçücük camilerin içinde kötü bir mikrofon ve hoparlörle anlatılan hiçbir şey anlaşılmıyor. İyi ki de anlaşılmıyor.

İmamın hitap şekli ve üslubu da dikkate değer: Sanırsınız imam tanrı olmuş, insanları eleştiriyor, azarlıyor. Veya cenneti garantilemiş de cemaatin hepsi cehennemlik.

Bu şartlarda, düşünün ki yüksek tahsilli, eğitimli kişiler; dekan, profesör vs. camiye gidiyor; bu üslubu ve cahilce konuşmaları dinliyor. Dinden, imandan çıkar. Zaten onun için camilere çoğunlukla bu gibi kişiler gitmiyor, gidemiyor. Hâlbuki imam denen kişinin halkın her kesiminden daha kültürlü ve bilgili olması gerekmez mi? Toplumun her kesimini eğitecek seviyede olması gerekmez mi?

Hutbeden hemen önce imam bir dua okuyor; ne dediğini kimse anlamıyor. Arkasından "Kelimeişehadet" getiriyor ama nasıl?

"... ve eşhedü enne Muhammeden abduhu habibuhu ve Resulüh"

"Bu 'habibuhu' da nereden çıktı?" diyen yok... Kuran'da Hz. Muhammed için "Habip" yani "sevgili" kelimesi geçmez. Ancak İbrahim Peygamber için "Halil" yani "dost" kelimesi geçer2. Allah'ın demediğini, Allah adına kim ilave etmiştir? Bunun vebalini nasıl üstlenebiliyorlar? Vurgulamak gerekir ki kelimeişehadatin bu şekilde kullanılması bütün camilerde... Bu da gösteriyor ki, sorumlusu Diyanet İşleri başkanlığı. Bu konuyu, bilen kişilerin tekrar gözden geçirmesi gerekmez mi?

Cemaat:

Yazın camiler, sanki mesire yeri... İçerisi dolmadan, millet bahçede hasırları sermiş oturuyor. Önlerinde bir mangal eksik... İbadet için mi gelmiş bu millet yoksa serinlemeye mi, anlayamazsınız.

İçerisi de bir başka âlem... Gelenlerin azımsanmayacak kadarı çıplak ayaklı... Bakımsız ayaklar, hastalıklı tırnaklar; siz otururken burnunuzun hizasından geçiyor, yüzünüze çarptı çarpacak... Bir hışımla önünüze geçiyor, size secde yeri bile bırakmayacak kadar önünüze oturuveriyor. Secde ederken, zaman zaman ayaklarına alnınız veya burnunuz sürtüyor.

Saygı diye bir şey bilmeyen insan camiye gitse ne olur, gitmese ne olur! Belki gitmese daha iyi olur; hiç değilse başkalarının ibadetini engellemez. Çevresine, insanlara bu kadar değer vermeyen insan, sadece adet yerini bulsun diye gitmiştir camiye... Böyle ibadet mi olur!

Oysa hemen hemen bütün camilerde halıların üzeri secde için işaretlenmiş, nizam kurulmuş. İtiş kakışsız, nizam içinde, huşu ile namaz kılınacak sınırlar ayrılmış. Ama kimin umurunda!... İmamın mı?..

Manzara; sefillik, fakirlik, cahillik, saygısızlık örneği... Buraya çocuklarınızı, torunlarınızı götüreceksiniz de ibadete alıştırıp İslam'ı sevdireceksiniz, öyle mi!..

Vah milletim; sahipsiz milletim!.. Bu gidişle âdet Müslümanlığından başka bir şey kalmayacak. Aslında pek kalmadı da zaten!

Kimse el atmayacak mı; rayından çıkmış güzelim dini, aslına asaletine uygun hale getirmeye hiçbir yetkili talip olmayacak mı?
_____________

1 Cumua suresi 9. ayet: "Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır."

2 Nisa suresi, 125. ayet: "... vetetehazellahü ibrahime halila". Yani: "... Allah İbrahim'i dost edinmiştir."

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Teknoloji fuhuşu


Teknoloji çıldırdı. Dünya yeni bir başlangıca doğru mu yoksa sona doğru mu gidiyor belli değil. Bir "3G" sendromudur kapladı ortalığı. Varsa "3G", yoksa "3G"... "Aldın, aldın; almadın, hayatın kaydı" imajı verilerek yapılan reklamlar insanı bıktırıyor, çıldırtıyor, mide bulandırıyor.

Bilim adamları artık bilimi para için geliştiriyor. Bilim için değil, insanlık için hiç değil... Yozlaşma, bilim adamlarına da bulaştı. Artık BİLİM = PARA...

Teknoloji, belki olumlu amaçlara yönelik kullanılsa işe yarayacak ama insanoğlu sapıtmadan duramaz; tarihe bakınca görürürüz insanoğlunun sapıklığa ne derece eğilimli olduğunu.

Dijital teknolojiyle birlikte yeniliklerde bir patlama oldu. Önce bilgisayar çıktı ortaya; daha sonra internet... Arkasından cep telefonu... İletişimde müthiş kolaylık... Daha sonra dijital fotoğraf makinesi ve "MP3 çalar" çıktı ortaya.

İlk bakışta bütün bunlar göze güzel görünüyor ama her bilgiye kolay ulaşılırlık; emeğin, araştırmacılığın yok olmasına neden oluyor. Kolay elde edilen bilgi kolay kayboluyor. Bazı konularda ise ileri teknoloji, bilgiye de gerek bırakmadığı için bilgiyi yok ediyor. Anlamadan, öğrenmeden herkes her şeyi yapabilir hale geliyor. Sonuç itibariyle ortaya kalitesizlik çıkıyor, bilim ayaklara düşüyor.

Önce bilgisayarla sapıtır hale geldik.

Bilgisayarın yeni yaygınlaşmaya başladığı yıllarda bir TV kanalının muhabiri sokaktaki hanım vatandaşla röportaj yapıyordu. Elinden tuttuğu çocuğuyla yürüyen bir anneye soruyordu muhabir:

- "Bilgisayrınız var mı?"
- "Vaaar!.."
- "Ne yapıyrsunuz bilgisayarla?"
- "Çocuğum da oynuyooo, ben de oynuyoruuum!"

Yaaa!..

Sonra internet...

Gir internete, doğru git seks sitelerine... Hemen hiçbir aile ferdinin o güne kadar bilmediği, görmediği rezillikler artık ortalıkta... Daha buluğ çağına ermemiş kızlı erkekli gençler, hatta çocuklar, internette seks sitelerinde... Seksin ne olduğunu bile bilmeden, anlayamadan iğrençliklerle karşı karşıya...

Sonra fotoğraf makinesi...

Daha sonra "MP3 çalar"... Şimdi de cep telefonu... "Konuş, konuş... Konuştukça kazan, kazandıkça konuş..."

Durmadan usanmadan konuş. Konuş ki uyanıklar cebini doldursun. Ne gevezeymişiz gerçekten! Kimse boş durmuyor. Sokaklarda yürürken bile elinde telefon... Önünü bile görmüyor; neredeyse sokak direklerine çarpacak veya arabaların altında kalacak. Bitmiyor konuşması... Ne kadar mühim şeyler konuşuyorsa...

Sokaklarda, duvar ilanlarında "Her şey boş, Süper FM'le coş!"

Sanki hayat sadece coşmak için, eğlenip, yiyip bilmem ne yapmak için... Müzikle alakası olmayan dımbırtı dinleyerek kıç kıvır, hopla zıpla...

Tüm nesil teknolojiyle dejenere ediliyor. Kolayca her lükse kavuşmanın yolları aranıyor. "Daha fazla eğlence... Daha fazla, daha fazlaaa..." Teknolojinin artık amacı doyumsuzluğu hayat tarzı haline getirmek. Hergün yeni bir icat; "Sakın gecikme, hemen al! Ayda 5 liraya taksitle... Yeter ki al... Bak, seninki eski teknoloji... Ayıp oluyor insanların içinde... Utanmıyor musun eski teknolojiyle elinde dolaşmaya? Kalitesiz adam!"

Artık insanın kalitesi, elindeki chazın modeliyle ölçülüyor.

Hakkıyla kullanamasak da, bilgisayar ve cep telefonu bir ihtiyaçtı; belki dijital fotoğraf makinesi de... Ama fotoğraf makinesinin metamorfoza uğramasıyla birlikte birçok değer yargısı da yok oldu. Şimdi de "3G" ile...

"Konuşurken resmin de görünsün". Nedense!..

"Her yere cep telefonu ve internetle ulaş"... Ulaşıp da ne yapacaksak bu magandalığımızla!..

Çekilen fotoğrafları günlerce beklemek gerekiyordu vaktiyle, "Acaba nasıl çıktı? İyi mi kötü mü?" diye... Kötü çıkan resimlere üzülür, kaybolan anılara yanardık. Aynı hatayı yapmamak için mutlaka bir şeyler öğrenmemiz gerekirdi. Sayılı fotoğraf çekerdik. Özel günlerimizde, gerçekten anlam ifade eden olaylarda... Rastgele basmazdık deklanşöre.

Bugün ise herkesin elinde bir fotoğraf makinesi, çek Allah çek... Ne olursa olsun bas deklanşöre. Nasılsa bedava... Tak bilgisayara, seyret. Binlerce, yüz binlerce fotoğraf... Hiçbir anlamı olmayan sahneler... Anı değil, fotoğraf çöplüğü... Sonra, ya bu çöplüğe bakma gereği duymuyoruz, ya bilgisayar formatlanınca bütün fotoğraflar uçuyor. Geriye kalan bir hiç... Kalan fotoğrafların da anlamsızlığı, kalitesizliği cabası...

İş bu kadarla da kalmadı, fotoğraf makinesi cep telefonuna girdi. Çat, çut bas düğmeye... Doldur, doldur, boşalt... Ne yaptığını bilmeden... Anılar önemsiz... Mühim olan düğmeye basmak... Ortalık cep telefonu magandası, fotoğraf magandası doldu. Gençlik, artık fotoğrafa, anılara önem vermez hale geldi. Fotoğraf tüm anlamını kaybetti.

Yalnız fotoğraf değil, her şey anlamını kaybetti. Bütün mana değerleri yok oldu.

Bu bir teknoloji fuhuşu değil de nedir?

Milletimin ayranı yok içmeye, atla gider ...

"Yeme, içme! Çal, söyle, oyna, konuş! Konuştukça coş, coştukça konuş!"

Vah milletim!

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Altın Yumak


8 veya 9 yaşlarındaydım; 1950'li yılların başıydı. Küçük bir hikaye kitabı almışlardı bana. Kim almıştı hatırlamıyorum ama beni çok etkilemişti.

Çok basit, sıradan bir çocuk masalı; ama...

Altın Yumak...

Küçük bir çocuk varmış. Yaş gününde ona bir hediye almışlar. Çok değişik bir hediye... Küçük bir fanus içinde, altın telden oluşmuş bir yumak. Yumağın incecik teli, fanusun tepesindeki küçük bir delikten çıkıyor, yavaş yavaş havaya karışırken yumak da yavaş yavaş sağılıyormuş. Sağılan her miktar, ömürden harcanan saatlermiş.

"Bu sihirli bir yumaktır." demişler çocuğa... "Her üzüldüğünde, her sıkıldığında, sıkıntılı günlerinin çabucak geçmesi için yumağın sağılan ucundan yavaşça çekiverirsin; hemen günler geçer. Ne kadar hızlı çekersen o kadar çok gün geçer. Sen de sıkıntılı günlerini aşarsın." demişler.

Çok sevinmiş çocuk buna... "Artık hiç sıkıntım kalmayacak." demiş. Yatağının başucuna koymuş fanus içindeki yumağı; her gece, yumağın sağılarak ince ucunun havaya karışmasını seyrederek uykuya dalıyormuş.

Günün birinde hastalanmış. Ateş, mide bulantısı, kusma...

Birden hatırına gelmiş yumak; "Hem denerim, hem de sıkıntımdan kurtulurum." demiş ve ucundan çekivermiş yumağın. Hızla dönmeye başlamış yumak; aynı hızla sağılmaya başlamış altın tel, fanusun ucundan. Önce korkmuş çocuk; sanki hiç durmayacakmış gibi gelmiş yumağın dönüşü... Ama biraz sonra eski haline dönmüş ve gene ağır ağır sağılmaya başlamış altın tel.

Çocuk bir de bakmış; günler, haftalar geçivermiş. Artık ateşi de yokmuş, kusması da. Çok sevinmiş buna çocuk. "Yaşasın!" demiş, "Çalışıyor!.." Artık çok mutluymuş. Hiçbir endişesi kalmamış gelecekten.

Çocuk bu ya, annesinden azar işitmiş bir gün; küsmüşler birbirlerine... Aman Allah'ım, ne sıkıcı günler... Evde tat yok, huzur yok, suratlar asık... Dayanılır gibi değil. Gene aklına gelmiş altın yumak. Hemen çekivermiş ucundan biraz. Hızla dönmeye başlayan yumakla birlikte altın tel de hızla sağılmaya başlamış; gene geçivermiş günler haftalar; her şey düzelivermiş.

Yıllar böyle geçip gitmiş. Delikanlı olmuş, iş adamı olmuş, olgun yaşa gelmiş. Ne zaman canı sıkılsa, ne zaman işleri ters gitse çekiveriyormuş yumağın ucundan. Her dert hızla geçip gidiveriyormuş. Tabii ömür de... "Ama olsun; sıkıntı yaşamıyorum ya..." diyormuş. "Koca bir ömür var önümde..."

Malum, yıllar çabucak geçivermiş. Yaşlılık gelip çatıvermiş. Sıkıntılar, üzüntüler, hastalık her geçen gün daha da artıyormuş. Her seferinde "Ne olursa olsun!" diyerek çekiveriyormuş yumağın ucundan.

Bir gün gene halsiz düşmüş, yataktan kalkamaz hale gelmiş. "Bana da ne oluyor? Neden bu kadar halsizim?" diyerek aynaya baktığında, kırışmış bir yüzle, ağarmış saçlarla karşılaşmış. Ağrıları da çokmuş... "Kurtuluvereyim şu sıkıntılı günlerden" diyerek baş ucundaki yumağa yönelmiş. Fakat o ne! Yumakta sarılı birkaç sıra tel kalmış, kala kala... Hemen elini çekmiş yumaktan, korkuyla. "Hayır, dayanacağım bu ağrılara..." demiş. Dayanmış dayanmasına da, yumağın dönüşü devam ediyormuş. Vaktiyle hiç azalmak bilmeyen yumağın telleri bu sefer gözle görülür biçimde azalıyormuş. Neredeyse bitti, bitecek...

Ağrılarına, ıstırabına rağmen yumağın sağılışını azaltmaya çalışmış bu sefer. Çünkü daha çok yapacak işi varmış. Yarım kalmış, bir türlü tamamlanamamış işler... Ama yumağın sağılmasını azaltmayı başaramamış. "Keşke" demiş, "bu yumak bana hediye edildiğinde, hızlandırmasını öğrenirken yavaşlatmasının nasıl olacağını da öğrenseydim." Ne var ki yumak hızlanabiliyormuş ama yavaşlatmak mümkün değilmiş.

* * * * * *

Çok basit, sıradan bir çocuk masalı... Ama...

İnsanlar ibret almıyor işte... Bugün 67 yaşındayım. Beni bu kadar etkileyen, bugün hâlâ hatırlayabildiğim bu masaldan ne anlamışım diye bakıyorum da... Galiba şimdi anlayabiliyorum bu masalın ne demek istediğini; bunca yıl sonra...

Yumakta çok az tel kalmış. Hâlbuki sıkıntılarım, dertlerim o kadar çok ki... Yarım kalmış, yapacak o kadar çok işim var ki... Durduramıyorum, hatta yavaşlatamıyorum o yumağı...

Hem de sanki ilk günlerdekinden daha mı hızlı dönüyor ne...

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Magandalaşan milletim


"Maganda" konusunda birçok yazı ve hatta filmler var ama magandalığın nereden kaynaklandığına kimse temas etmiyor. Kaynağı tartışılıp doğru teşhis konmadıkça da yaygınlaşacağı kesin. Yaygınlaşıyor da...

Dünyanın gözünde öyle bir duruma geldik ki, Türk kelimesi ne yazık ki magandayla eşdeğer anlamda. Biz de kendimiz hakkında farklı düşünmüyoruz ya...

Magandalığın ana sebebini kültürsüzlük oluşturuyorsa da tek neden bu değil elbette.

Magandalaşmaya başlamadan, uzun yıllar önceki halkımızın çok farklı olduğunu biliyoruz. Özellikle "İstanbullu" dendiğinde belli bir seçkinlik anlamı belirirdi kafalarımızda. "Şehirli" kavramı, daha da genelleştirirdi bu düşüncemizi. Ne olduysa, nasıl olduysa bugün durum tam tersine döndü. Şehirli deyince aklımıza maganda geliyor. Yabancıların aklına ise, ne yazık ki, Türk deyince...

Magandalık nasıl oluşuyor?:

Sorunun cevabı, tek kelimeyle "GÖÇ"... Yoğun göç...

Masum ve tertemiz Anadolulu, büyükşehire geldiğinde farklı bir kültürle karşılaşıyor; bu kültüre uyum sağlamak zorunda kalıyor. Yeni karşılaştığı bu kültüre uyum sağlama çabası içinde kendi kültürünü kaybettiği gibi yeni şartlarla da bütünleşemiyor. İki arada, bir derede kalıyor. Kendini kabul ettirmeye, kendini ispata çalışıyor. Bunun için de her türlü saçma ve bilinçsiz davranışlara başvuruyor. Yozlaşmış bu tarz, karşımıza maganda kültürü olarak çıkıyor. Anadolu'dan yabancı ülkelere göçen halkımız için de aynı durum geçerli... Ne Avrupalılaşabiliyor, ne de kendi kültürünü muhafaza edebiliyor.

Şehirlerin göç alma nedenleri ortadan kaldırılmadıkça magandalaşmanın önüne geçmek de mümkün olamayacak gibi. İş bu kadarla da kalmıyor. Bir yol bulunup göç engellense bile, magandalaşmış ailelerin yetiştirdikleri nesiller, uzun yıllar bu yozlaşmış kültürün devamı için yeterli neden oluşturacak.

Sonuçları düşünülerek baştan tedbir alınmamış her oluşum, düzeltilmesi imkânsız sonuçların nedeni olabiliyor.

Bu yozlaşmanın nedeni elbette millet değildir. Devlet dediğin, bu hesapları yapar. Bunun gibi hayatî politikaları hükümetlere, belediyelere bırakmaz; devlet politikası haline dönüştürür. Onun işidir bu. Hükümet dediğin ise, bu sorumlulukları üstlenir, gerekli politikaları yürütür. Peki, bu hesapları yapamayan devletlere ne gözle bakılır? Şimdi bize bakıldığı gibi bakılır işte... Olan da millete olur. Kendi arasında bile uzlaşamaz; bölünür.

En büyük bölünme, kültür farklığından doğan bölünmedir. Hem de en tehlikelisi! Acısını da tabi ki millet çeker.

Vah milletim!

31 Temmuz 2009 Cuma

Küçücük sinekler


Ülke zaten perişan durumdayken bir de ekonomik kriz geldi, bir türlü de gitmiyor.

Biz ne yapıyoruz? Vur patlasın, çal oynasın, göbek ata ata yok olmaya doğru gidiyoruz. Bütün TV kanallarında eğlence, gırgır, şamata diz boyu. Anlayamıyorum ben bu milleti! Ya ben çok karamsarım ve millet uyutuluyor gibi geliyor bana, ya da kimse felaketin farkında değil.

Dünyada bizden başka hiçbir millet; göbek ata, dans edip oynaya batmamıştır.

Hemen hemen hiçbir TV kanalında ciddi, eğitici program yok. Olsa da kimse seyretmiyor, bir şey öğrenmek istemiyor; bol bol eğlensin yeter...

TV kanalları da ne yapsın? Ne tip program seyirci topluyorsa ona göre program yapıyor. Ekmek derdinde... İyi de... Kimse ekmez yiyemez duruma geldiğinde kim reklam verecek, kim reklam izleyecek? Bunu düşünen yok. Herkes günü kurtarma peşinde, halka "Uyu yavrum uyuuuu" ile hep ayakta kalabileceğini sanıyor. "Gemisini kurtaran, kaptan!"

İyi de gemi batıyor, gemii... Hepimiz bu geminin içindeyiz. Kaptan köşküne çıksan ne yazar!

İnsanlarımız bir tuhaf olmuş... Kültür, bilgi hak getire...

Mevlâna Celaleddin-i Rûmi diyor ki:

"İnsanlar iki çeşittir:

Halkı yetiştirip geliştiren Tanrı'ya mensup bilgin;

kurtuluş yolunda bir şey belleyip öğrenen, bilgi elde etmeye çalışan kişi.

İnsanların bu iki çeşidinden gayrisi, hayvanların yüzüne gözüne konan küçücük sineklerdir.
1"


Şayet yalan söylüyorsa, mesele yok. Ama ya doğru söylüyorsa...

Topluca, hayvanların yüzüne gözüne konan küçücük sinekler mi olmaya başladık?

Vah milletim!

Kaynakça:
1 Mecalis-i Seb'a, Mevlana Celâleddin-i Rûmi, Abdülbaki Gölpınarlı çevirisi, Kent Basımevi, 1994, 2.b, s.84

30 Temmuz 2009 Perşembe

Kanal Türk TV'nin ayıbı (Cinci Hoca)


Kanal Türk, dün (29.07.2009) "Kadınca Kararınca" adlı programında uzunca bir süre "Cinci Hoca" Memiş'i konuk etti. Yalnız konuk etmekle kalsa iyi; uzunca bir süre kendisini övmesine izin verip, derin bir saygı göstererek reklamını da yaptı.

Hayret ve ibretle seyrettim.

Kimdir bu Memiş denen cinci hoca?

Ortaokul tahsili bile olmayan, okuma-yazması kıt, TV canlı yayınlarında adam dövmüş, kendini "Âlim(!)" ilan etmiş, kara cahil, din istismarcısı bir adam.

El falında, eldeki çizgiler önemliymiş(!).

Kahve falına bakarken; kahvenin bıraktığı izler, hislerle okunmalıymış. Herkes okuyamazmış. Demek istiyor ki: "Ancak Memiş Hoca okuyabilir(!)"

Herkesin yüzüne baktığında karakterini okuyabilirmiş(!)

Bunun üzerine spiker hanım heyecanla bir talepte bulunuyor: "Ay, benimkini de okur musun? N'ooluuur!"

Çok saygın bir cevap veriyor Âlim(!) Memiş Hoca: "Burada olmaz! O, sizin özelinizdir. Kimsenin özeli, toplum önünde açığa çıkarılmaz!"

Bir taşla iki kuş vuruyor uyanık! "Ben sırları gizli tutarım, bana güvenin!" ve tabii ki "Bir gün bana gelin, bastırın parayı, size sizi anlatayım!"

Hanım seyircileri de ibret ve hayretle izledim! Hemen hepsi, büyük bir duygusallıkla kendilerini kaptırmış dinliyorlar. "Yaa... bak ne güzel konuşuyor!" anlamında başlarını sallayıp, saçmalıkları onaylayarak...

Cinci hocanın gözleri fıldır fıldır etrafı tarıyor... Hanımların kendisine hayranlıklarını gördükçe çoşuyor, coşuyor... Meydanı boş bulmuş sallıyor...

Aydın Türk kadını dediğimiz bu mu?

"Atatürk, kadınları adam yerine koymakla hata mı yaptı acaba?" diye düşünmedim desem yalan olur.

Ülkemizde; konusunda ehliyet sahibi, toplumun aydınlanmasına katkıda bulunabilecek onlarca din bilgini dururken, karacahil Memiş'in, sözüm ona din dersi vermesinde, bu programın ve kanalın amacı ne olabilir? Rating yapmak ve para kazanmak... öyle mi?

Gerçek din adamlarıyla program yapsaydı, rating yapmayacak mıydı? TV'lerin amacı, ne bahasına olursa olsun rating yapmak mı? Bir TV'nin, ilkeleri olması gerekmez mi?

Yasalar cinciliği, falcılığı yasaklamıyor mu? Bu adam açık açık nasıl falcılık ve cincilik yapabiliyor? Yıllar yılıdır bu adam aleni adam dolandırıyor ve din istismarcılığı yapıyor, 70 milyon insanın gözü önünde adam dövüyor vs. Savcılık ne yapar? Nerede bu ülkenin savcıları?

Bu alim müsvettesinin dediğine göre; birçok siyasetçi, devlet adamının da danışmanlığını yapıyormuş. İnanamıyorum...

Devlet baba neden bu adama sesini çıkarmıyor? Acaba vergi falan verdiği için mi yasal konumda? Vergi verince her şey mübah mı?

Bu toplum nereye sürükleniyor? Amaçsız, ilkesiz, bilinçten ve bilimden uzak...

Vah milletim!