31 Ekim 2009 Cumartesi

İki yanlış soyadı


Soyadıyla hiç uyum sağlamayan iki kişi var ülkemizde. Belki bu durumda olan daha başkaları da vardır; kim bilir! En azından benim bildiğim yalnızca bunlar... Biri DTP genel başkanı Ahmet Türk, diğeri Prof. Mümtaz'er Türköne... Zira sorsanız, "Türk'üm" demezler; diyemezler. Türklüğü kabul edemezler; olsa olsa "Türkiyeliyim" diyebilirler.

"Nereden biliyorsun? Sordun mu ki?" derseniz, elbette sormadım. Bazı şeyleri sormaya gerek yoktur ki... Bellidir o... Hiçbir millet kendi ordusundan nefretle bahsedemez. Hiçbir Türk; ordusuna laf söylemez, söyletmez. Bunlar ise Türk Ordusu'ndan nefretle bahsederler. Nasıl "Türk'üm" diyebilirler ki?..

Hem Türk askerinin koruması altında bulunup Türk ekmeğini yiyeceksin, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin milletvekili olacaksın veya Türk üniversitelerinde okuyarak profesör olacaksın, bir zamanların Ülkücü gençlerinden olup sonra da Türklükten, Türk askerinden nefret edeceksin; Türk'ün kurt sembolü yerine Kangal köpeğini yakıştıracaksın! Nasıl şeydir bu? İnsana demezler mi "Hangi milleti benimsiyorsan onun tabiyetine gir" diye?

İşin aslına bakarsanız Türk olmak zorunda da değiller; sorun burada değil. Sorun, Türklüğü kabul etmedikleri veya Türk'ü aşağıladıkları halde soyadlarının Türk oluşunda... Bu soyadı kimbilir onları ne kadar rahatsız ediyordur! Neden değiştirmezler ki?

Türkiye Cumhuriyeti nüfus cüzdanı taşıyan herkes Türktür; Türk olmak zorundadır. Şayet değilse, bu nüfus cüzdanını taşıyamaz; taşımamalıdır. "Türk'üm" demeyen, diyemeyen, Türk değildir; Türk nüfus cüzdanı taşımaya hakkı yoktur. Hangi milletten iseler, o milletin pasaportuyla Türkiye'de bulunmalıdırlar. Hukuken bu böyle değil midir? Hem nasıl oluyor da Türk olmadan TBMM'de milletvekili olunuyor?

Birçok şeyi anlayamıyorum.

Anlamadığım şeylerden biri de "Barış!" ve "Savaş!". Hem de bu ifadeleri kullananlar sözüm ona aydın kişiler...

Barış da, savaş da bir ulusla olur, bir devletle olur. PKK ulus mudur, devlet midir ki savaştan veya barıştan bahsediliyor? Hem adına "Örgüt" diyorlar, hem de savaştan bahsediyorlar. Ne savaşı yahu? Ordu örgütle savaşır mı? Sadece tepeler!

Kaldı ki bunlar örgüt bile değil; dağ eşkıyası... Örgüt, AB ve ABD'nin kurduğu uluslararası bir teşkilat... PKK ise zavallılardan meydana gelmiş, konuşmasını bile bilmeyen, aralarında anlaşabilmek için adına "Kürtçe" dedikleri garip hırıltılar çıkararak iletişim sağlamaya çalışan, iki bacağı ve iki kolu olup da iki ayağı üzerinde durduğu için insan görünümünde olan dağ eşkiyası.

Bunların başı gibi gösterilen de APO denilen kara cahil, ödlek, beyinsiz bir zavallı... Ondan örgüt başkanı mı olur? AB ve ABD'nin çıkarları bittiğinde kenara atılacak bir paçavra... Zavallı, kendisini de gerçekten örgüt başkanı falan zannediyor. Halk da böyle diyor, zira halka da böyle empoze ediliyor.

Garip bir ülke haline geldik. Ne soyadıyla adamın uyumu var, ne de kavramlar bir anlam ifade ediyor. Bir saçmalıktır, bir karamboldur sürüp gidiyor. Millet de şaşkın...

Vah milletim!

28 Ekim 2009 Çarşamba

Belge rezaleti


Bir belge rezaletidir gidiyor.

Ordunun içinde darbe yapacak bir gurup oluşuyor ve belgeler hazırlıyor(!). Belgeleri çekmecelere koyuyorlar. Altında imza var. Hani biri görürse kimlerin nelerle uğraştığından haberi olsun diye!

Bu darbeyi yapacak olanların içinde, ordunun istihbarat subayları, strateji uzmanları, harp dairesi subayları ve hatta eski Genel Kurmay Başkanı falan var(!).

Siz insanları salak yerine mi koyuyorsunuz beyler? Dünyanın neresinde böyle darbe hazırlığı olur? Böyle salaklığı değil ordunun yetişkin subayları, kapıcı Ahmet efendi bile yapmaz!

İnsanlarla alay ediyorsunuz beyler! Daha kötüsü şanlı ordumla alay ediyorsunuz!

Savcılık, ordunun 34 adet bilgisayarını incelemek için istiyor. Nasıl istersiniz siz ordunun bilgisayarını beyler? Askeri sırlar, devlet sırları falan da mı gazetelere manşet olsun? Ordunun bilgisayarı garnizon dışına çıkar mı? İsteyen savcı da olsa, askeri sırlar taşıyan bilgisayarlar sivillere verilir mi? Hangi hukuk kuralına sığar bu anlayış? Dünyanın neresinde bir benzeri görülmüş?

Bu bilgisayarlar birkaç defa silinmişmiş! Yok yaaa! Elbette silinecek! Silinmesi suç mu? Askeri sırlar ortalarda mı dolaşmalı? Elbette işlevi biten her plan, program ve yazı silinir. Silinmelidir.

Bu belgeyi ihbar eden de bir subay! Ama kimliğini saklıyor. Darbe yapacak guruptan ayrılan biri! Hadi canım!

Böyle bir adam gerçekten varsa bile, korkak ve şerefsizdir! Asker adam evvela korkusuzca kimliğini ortaya koyar, sonra bu görüşünü önce Genel Kurmay Başkanına veya hiç değilse askeri savcılığa bildirir. Gazetelere veya sivil savcılığa değil! Askerlik onuru diye bir şey vardır. Sırtındaki üniforma onun kefenidir, namusudur!

Olmaz böyle rezalet! O seviyelere gelmiş bir askerin, darbe hazırlığının kayıtlı, imzalı evraklarla, özellikle dolaplara konmuş evraklarla yapılmayacağını bilecek kadar zekâsı vardır.

Hadi diyelim, onu da yapacak... Askerde kripto diye bir şey vardır. Evrak kriptolanır, şifrelenir. Evrakın altında açık isim yazmaz! Geri zekâlı, beyinsiz, zavallı bir PKK'lı bile kod adı kullanıyor; ordunun Harp Okullarında eğitim almış, rütbeler almış şanlı bir subayı bunu bile düşünemiyor(!), öyle mi?...

Hakarettir bu beyler! Hem de çok ağır bir hakaret!

Daha önce de benzeri olaylar gördük:

Bir subay, toprağın altına cephane yerleştiriyor. Bu cephanenin krokisini yapıyor ve masasının üstünde açıkta bırakıyor!

Hadi canım!

Diyelim ki yapıyor... sonra bir ihbar üzerine evine baskın yapılıyor, bu evrak bulunuyor. Sonra çete(!) mensubu diğer subay da evinde cephanelik saklıyor. Arkadaşına birkaç hafta önce baskın yapılmış, sıra kendine gelsin diye kuzu kuzu bekliyor. Sonra onun evine de baskın yapılıyor; bombalar ve silahlar bulunuyor. Ne var ki çetenin(!) diğer subayı da bilgisayarlarında, yer altına gömülmüş başka bir cephaneliğin bilgilerini saklıyor. Silmiyor... Gelip yakalarlarsa bulsunlar diye... Ve, gelip onu da buluyorlar. Bu, böylece sürüp gidiyor.

Yahu siz ne diyorsunuz? İnsanları, askerleri aptal yerine koyarken, kendinizin ne kadar salak olduğunuzu ispatlamış olmuyor musunuz?

Millet bu saçmalıkların, bu rezaletlerin hesabını elbet soracaktır beyler. Demokrasilerde milletin hesap sorması da yer alır, unutmayın!

Millet bu kepazeliğe inanacak, öyle mi? Şimdilik dikkatle olayları takip ediyor! Günü geldiğinde demokratik haklarını kullanarak hesap sormak üzere...

Ne hale düşürülüyor bu millet!

Vah milletim!

23 Ekim 2009 Cuma

Onurumuzla oynadınız


"Demokratik açılım" adı altındaki icraatınızla onurumuzla oynadınız!

34 PKK'lı teslim olmuş! 34 tane pis ve şerefsiz kukla!..

Dağlıca baskınının yıldönümünde...

Nasıl teslim olmaksa!..

Militan kılıklarıyla,

"Biz teslim olmaya gelmedik!" demelerine rağmen,

"Pişman değiliz!" demelerine rağmen,

Bölücübaşının posterleriyle, renkli paçavralarıyla gösteriler yapmalarına rağmen,

Hukuku soytarılığa çevirerek; devletin savcılarını, hâkimlerini eşkıyanın ayağına yollayıp, bu ifadelerini kayda geçirmeden, 5 dakikada salıvererek milletin adalete olan güvenini sarstınız, halkın duygularını rencide ettiniz.

Geceli gündüzlü çalışarak, ameliyattan ameliyata koşan, ömrünü halkın sağlığına adamış bir tıp profesörünü; eli sadece kalem tutan gazetecileri; ömrünü dağlarda bu eşkıyayla boğuşmakla geçirerek ihtiyarlamış vatan evlatlarını yargılamadan hapislerde çürütürken; devlete karşı ayaklanmış eşkıyayı salıverdiniz.

Onurumuzla oynadınız! Millet iradesine karşı geldiniz! Şehitlerimizin ailelerini isyan ettirdiniz. Bu milletin hükümeti olma niteliğini kaybettiniz. Hâlâ o koltuklarda oturacak mısınız? Kimi temsil ediyorsunuz siz? Milleti mi, eşkıyayı mı?

Bu yaptığınız bölücülüktür! Zira 85 yıldır bu ülkede bir tane "Ben Türk'üm" diyen birinin "Ben Kürt'üm" diyen biriyle kavga ettiği bile görülmemişken, bu tutumunuzla halkı birbirine düşürdünüz. Bu vatan için şehit olmuş Kürt kökenli insanlarımızı da küstürdünüz. Bu mu demokrasi anlayışınız?

Olaylar karşısında devletin reisicumhuru, başbakanı; televizyonlarda, karşılama töreni yapanlara sadece sitem ediyorlar. Koskoca Türkiye'nin devlet başkanları... Adeta "Ne olur, programımızı bozmayın" dercesine bakışlarla, eşkıyayı üzmemeye özen gösteren cümlelerle kibarca sitem etmekle yetiniyorlar. Hem de halkın huzurunda...

Onurumuzla oynadınız!

Hey gidi koca Atatürk hey!... Hey gidi sevgili Ata'm hey! Ne büyüksün sen!

"(...) memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler."
derken bugünleri mi görmüştün?

Vah milletim!...

11 Ekim 2009 Pazar

İlkokul öğretmenim, Gönül öğretmen


1948 yılıydı. Atatürk öleli henüz 10 yıl olmuştu. Gerek eğitim sistemi gerekse öğretmenler Atatürk'ün tanımladığı nitelikteydi. Ancak henüz "Anaokulu" kavramı oluşmamış; ailesinden ilk defa ayrılan çocuklar doğrudan disiplin altına giriyorlardı.

Okuma yazmayı erken yaşta ve kendi kendime öğrenmiş olduğumdan ilkokula bir yıl önce başlamıştım. 6 yaşımda... Okulum; İstanbul Vezneciler'de, evimizin yakınındaki "6. İlkokul"du.

Annem elimden tutarak beni okula getirmiş, öğretmenime sınıf kapısında teslim etmişti. Neden bilmiyorum, okula, açılış gününden birkaç gün sonra gitmiştim. Hem de dersin ortasında...

Çocuklar ikişer kişilik sıralarda oturuyorlardı. Hatırladığım kadarıyla sınıf 40 kişi civarındaydı.

Öğretmen beni arka sıralarda Sururi adında bir çocuğun yanına oturttu ve kürsüye geçerek dersine devam etti.

Yaşım, diğer arkadaşlarımdan küçük olduğundan mı ne, dersleri pek takip edemezdim, bazı şeyleri anlayamazdım. Biraz da sıkılgan, utangaç bir yapım vardı. Öğretmen soru sorduğunda cevap veremeyince mahcup olur, ağlardım.

Sevgili Gönül öğretmenim hemen yanıma gelir, şefkatle bana sarılırdı. Anne şefkatiyle... Beni mahcup etmemek için bana artık soru sormaktan da vazgeçmişti. Orta boylu, esmer, biraz kilolu, güler yüzlüydü. Aksanından, Doğu Anadolulu olduğu anlaşılıyordu.

*-*-*-*-*-*-*

İki gün önce okulumu ziyarete gittim. Müdür Yardımcısı Aziz Şeker benimle ilgilendi, mezuniyet kayıtlarımı buldu.

Sınıf numaram 518, mezuniyet yılım 1953...

Her şey olduğu gibi duruyordu. Bahçe, kapılar, pencereler... Hatta yer karoları... Bina, tarihi eser olduğu için hiçbir şey değiştirilmemiş... Sınıfım gene 1-A sınıfı... Okulum orada, ben oradayım, kayıtlarım dahil orada... Bir tek öğretmenim yok...

Seni bulmak, ellerinden öpmek isterim öğretmenim. Ama galiba geç kaldım. Hem de çok geç...

Seni yâd etmek istedim sevgili öğretmenim. Geciktiğim için beni affet!

6 Ekim 2009 Salı

Amerika’nın Türk hukukundaki gücü


Türkiye’de bir fabrikada, Sanayi Bakanlığı’nın soğuk damgasını taşıyan bir sanayi ürünü üretiliyor. Her ürün için Sanayi Bakanlığı’na damga bedeli ödeniyor.

Tanınmış bir marka olduğu için; aynı renk ve şekilde, marka adı ve amblemi, büyük benzerlikle başka bir fabrika tarafından taklit ediliyor.

Fabrika, Sanayi Bakanlığı’na müracaat ederek durumu anlatıyor ve bir çare bulunmasını istiyor. Sanayi Bakanlığı; bir yaptırım uygulayamayacağını, bu durumun bir hukuk meselesi olduğunu, savcılığa müracaat edilmesi gerektiğini söylüyor. Bunun üzerine firma, hukuk yoluna müracaat ediyor.

Hukuk davası kazanılıyor. Alınan karar: “Sahte ürün yapan fabrikanın kalıplarına el koyabilirsiniz.” Hukukun işi burada tamamlanmış oluyor.

Peki, kim yapacak bu işi?

Davacı olan firma...

Nasıl yapacak?

Bir yolunu bulsun artık canım...

Davayı kaybeden fabrikadan bir telefon geliyor: “Kolaysa gelin, alın kalıplarımızı! Biz buradayız!

Şimdi davayı kazanan firma yetkilileri, taklitçi firmanın fabrikasına gidecek, kalıplarını isteyecek, onlar da paşa paşa kalıplarını verip fabrikalarını kapatacaklar(!), öyle mi?

Sonuç sıfır!

Üründe yaptıkları ufak bir değişiklikle taklit devam ediyor.

*-*-*-*-*-*-*

Bir başka cephe:

Belediyelerin elinde, yıllarca kullanıldıktan sonra hurdaya çıkmış olan bu tanınmış marka ürünler, kilo hesabıyla ve ihaleyle hurdacılara satılıyor.

Hurdacı, bu malları piyasadaki tamircilere faturasız olarak tek tek satıyor. Tamirciler bu malları boyayıp, sahte damgayla, aynı markanın 2. kalitesi adı altında piyasaya sürüyor. Marka sahibi firma, kendi markasıyla rekabete girmiş oluyor. Zarar inanılmaz boyutlarda…

Sanayi Bakanlığına yapılan şikâyet üzerine aynı cevap alınıyor: “Bu, hukuk meselesi… Savcılığa müracaat edin.

Firma; avukat ve bir polis yardımıyla, Türkiye'nin birçok vilayetindeki onlarca kaçak ürün satan firmaya baskınlar düzenliyor, suçüstü yapıyor. Dünya kadar masraf ediyor. Sahte damgayla satış yapan firmaya ise yalnızca 50 TL. para cezası kesiliyor, dükkanındaki üç beş ürün toplanıyor. Sonuç sıfır! Malların çoğu gizli depolarında... Bul bulabilirsen!.. Satışları aynen devam ediyor. Baskınlar da… Bir daha, bir daha… Her baskında 50 TL ceza... Sonuç hep aynı… Sonsuza kadar uğraş…

Kendi ürünüyle rekabete girmek zorunda kalan firmanın satışları yarı yarıya düşüyor; yıllarca ayakta kalma mücadelesi veriyor. Ama boşuna…

*-*-*-*-*-*-*

Diğer taraftan, mağdur durumdaki bu fabrikaya bir gün, bir Amerikan kuruluşu olan BSA (Business Software Alliance1) tarafından bir baskın düzenleniyor. Baskını düzenleyenlerin yanında avukatlar, mahalle muhtarı ve polisler…

Kapıdaki güvenliğin, firma yetkililerini durumdan haberdar etmesi engelleniyor. Polis amiri, arkadaşlarına bağırıyor:

- Siz bu taraftan!.. Siz de bu taraftan!.. Çabuk!

Bir anda bütün fabrika kuşatılıyor, odalar baskına uğruyor. Sanki PKK’ya baskın yapılıyor! İşler duruyor.

Bütün bilgisayarlara el konuyor. Müdürler, şefler, memurlar masalarından kaldırılıyor; yerlerine baskın yapan firmanın bilgisayar uzmanları oturuyor. Gün boyu bütün bilgisayarlar taranıyor. Firma felç!

Baskına uğrayan firmanın yetkilileri önce bir şok geçiriyorlar, sonra durumu anlayıp rahatlıyorlar. Çünkü 40’a yakın bilgisayarlarının yazılımlarının tamamı lisanslı… Hepsine çuvalla para ödenmiş. Lisanslar Amerikan… Bolca beslemişler ABD’yi nasılsa… Korkuları yok...

Akşama doğru BSA tarafından bir rapor düzenleniyor. Fakat o ne?.. Korkunç bir para cezası!.. “Neden?” diye soruyor firma yetkilisi. Aldığı cevap ilginç… Firma elemanlarından bir ikisinin bilgisayarında Amerikan yazılımı kaçak program bulunmuş. Amatörce bir merakla, bir iki memur tarafından, yönetimden gizli yüklenmiş, firmanın ihtiyacıyla, konusuyla yakından uzaktan ilgisi olmayan birkaç yazılım.

Sonuç: Para cezaları ödeniyor. Firma, gazetelerde “Korsan” olarak afişe ediliyor, memlekete rezil oluyor. Sebep: Amerikan firmalarının hakları yenmiş(!).

Muhtar Türk, polisler Türk, avukatlar Türk… Büyük bir gururla(!) görevlerini yapıyorlar. Bu defa hukuk sonuç veriyor! Amerikan firmalarının hakları korunuyor. Benim milletim ve benim ülkemin kurumları tarafından...

İyi, güzel de… Benim ülkemin sanayicisinin hakları için neden kimse parmağını kıpırdatmamıştı? Hukuk aynı hukuk değil miydi?

Amerikan firmaları; Türk polisini, Türk muhtarını, Türk hukukçusunu, Türk uzmanlarını, tüm Türk kurumlarını Türk’e karşı bir güzel kullanıyorlar! Amerika’dan Türkiye’yi Türk insanıyla vurabiliyorlar? Bizim insanımız da bu işi can-ı gönülden yapıyor!

Amerika; Türk hukukuyla ve Türk elemanla, Türk sanayicisini vurduğu gibi, Türk korsan firmaları da Türk sanayicisini vuruyor. Firma zayıf düşünce de bankalar vuruyor. Durumun kötüye gittiğini fark eden sendika da payını alabilmek için (işçinin haklarını koruyacak ya…) sıraya giriyor, bir telaş o da vuruyor! Firmasından yarım asırdır ekmek yiyen işçisiyle hem de... Önüne gelen vuruyor...

Sonra soruyorlar “Türkiye’de sanayi neden gelişmiyor?” diye… Hayret! Neden gelişmiyor acaba?

Soruyorlar "Neden işsizlik var?" diye... Hayret! Neden işsizlik var acaba?

Vah milletim!

---------------------------------
1 BSA, kaçak bilgisayar yazılımlarını araştıran firma.


2 Ekim 2009 Cuma

Ülkeme yabancılaştırılıyorum


1980'li yılların başındaydık. Karaköy'de bir turist yanıma yaklaşarak "Kempinski? Otel Kempinski?" diye sordu. İlk defa duyuyordum bu ismi. "Bilmiyorum" diye cevap verdim. Daha sonra öğrendim ki "Çırağan Otel"in adıymış bu... Ne zaman değişmişti bu ad, neden değişmişti, kim değiştirmişti; benim nasıl haberim olmamıştı, İstanbul'da doğmuş, büyümüş bir Türk vatandaşı olarak?

Sonraları "Kapadokya" adını duymaya başladım. Önceleri başka bir ülkeden bahsedildiğini zannediyordum. Meğerse benim güzel ülkemin "Ürgüp, Göreme"siymiş bu Kapadokya. Hayretler içindeydim. "Neler oluyor?" demeye başladım kendi kendime.

Bugün, önce "Kürt açılımı", daha sonra "Demokratik açılım" adı altında yapılan çalışmalarla güneydoğudaki köylerimin adının Kürtçeleştirileceği konusu gündemde... Hem de Türk alfabesinde bulunmayan, Kürt alfabesindeki harflerle ifade edilecekmiş; "q, x ve w" harfleriyle... Yani artık ülkemdeki köylerin adını okuyamayacağım, okusam da ülkemin bir köyü olduğunu anlayamayacağım. Bu açılımla ülkem; Kürtlere açılırken, Türklere kapanıyor gibi... Oysa "Kürt", etnik bir kökenin; "Türk"se; Kürdü, Çerkesi, Lazıyla büyük bir ulusun adı değil mi?

Belki çoğu insan gibi ben de gidemedim o köylere ama "Görmesem de, gitmesem de o köy benim köyümdür." bile diyemeyeceğim artık. Adını okuyamadığım, dilini anlayamadığım köy, nasıl benim köyüm olur ki?..

Fransa, Almanya, İspanya, ABD gibi birçok Batı ülkesinde farklı etnik kökenli insanların toplu olarak yaşadığı bölgeler var. Hiçbirinin adı değiştirilmiyor da neden benim ülkemdekiler değiştiriliyor? Yoksa onlarda demokratik açılım yapılmamış mı? Veya biz onlardan daha mı demokrat olma yolundayız?

Dikkat ediyorum da, Batı ülkeleri demokratlaştıkça yükseliyor, biz demokratlaştıkça batıyoruz. Ne hikmetse, demokrasi hep Türklerin aleyhine işliyor. Demokrasi buysa, parçalara bölünmekse, ülkeme yabancılaşmaksa, ben demokrasi falan istemiyorum.

Dünkü haberlerden öğrendim ki AB artık "Ne mutlu Türküm diyene" sözcüğüne de tahammül edemiyor, iç işlerimize karışıyor ve okullarda okunan andımızın da ayırımcılık olduğunu, bu ifadenin kaldırılmasını istiyor.

Bugünkü (2.10.2009) Akşam Gazetesi'nde, Serdar Akinan'ın yazısında sorduğu soruyu soruyorum ben de:

"Hakikaten bu ülke nereye götürülüyor?"

Gittikçe ülkeme yabancılaşıyorum, yabancılaştırılıyorum.

Yakında güzel İstanbul'umun adı da "Bizantion" veya "Konstantinopolis" veya "Konstaniniyye" olarak değiştirilirse şaşmamak lazım. Belki bütün bu sessiz sedasız isim değiştirmelerin altında yatan ana neden bizi bu büyük değişikliğe hazırlamak...

Bütün inançlarım boş muydu? Türk olmak bu muydu? Atatürk bütün ömrünü boşa mı harcamıştı? Dedem boşuna mı Çanakkale Savaşları'nda şehit olmuştu?

Türk milletinin bir ferdi olarak, kendime hak gördüğüm bir çağrıda bulunuyorum:

Bütün meclis üyeleri tek tek kürsüye çıkıp, yüksek sesle "Ben Türküm!" diye bağırsın. Yemin eder gibi... O zaman tam olarak inanacağım Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin tamamının Türklerden oluştuğuna. Zira şüphelerim var!

İçim yanıyor!

Vah milletim!