31 Temmuz 2009 Cuma

Küçücük sinekler


Ülke zaten perişan durumdayken bir de ekonomik kriz geldi, bir türlü de gitmiyor.

Biz ne yapıyoruz? Vur patlasın, çal oynasın, göbek ata ata yok olmaya doğru gidiyoruz. Bütün TV kanallarında eğlence, gırgır, şamata diz boyu. Anlayamıyorum ben bu milleti! Ya ben çok karamsarım ve millet uyutuluyor gibi geliyor bana, ya da kimse felaketin farkında değil.

Dünyada bizden başka hiçbir millet; göbek ata, dans edip oynaya batmamıştır.

Hemen hemen hiçbir TV kanalında ciddi, eğitici program yok. Olsa da kimse seyretmiyor, bir şey öğrenmek istemiyor; bol bol eğlensin yeter...

TV kanalları da ne yapsın? Ne tip program seyirci topluyorsa ona göre program yapıyor. Ekmek derdinde... İyi de... Kimse ekmez yiyemez duruma geldiğinde kim reklam verecek, kim reklam izleyecek? Bunu düşünen yok. Herkes günü kurtarma peşinde, halka "Uyu yavrum uyuuuu" ile hep ayakta kalabileceğini sanıyor. "Gemisini kurtaran, kaptan!"

İyi de gemi batıyor, gemii... Hepimiz bu geminin içindeyiz. Kaptan köşküne çıksan ne yazar!

İnsanlarımız bir tuhaf olmuş... Kültür, bilgi hak getire...

Mevlâna Celaleddin-i Rûmi diyor ki:

"İnsanlar iki çeşittir:

Halkı yetiştirip geliştiren Tanrı'ya mensup bilgin;

kurtuluş yolunda bir şey belleyip öğrenen, bilgi elde etmeye çalışan kişi.

İnsanların bu iki çeşidinden gayrisi, hayvanların yüzüne gözüne konan küçücük sineklerdir.
1"


Şayet yalan söylüyorsa, mesele yok. Ama ya doğru söylüyorsa...

Topluca, hayvanların yüzüne gözüne konan küçücük sinekler mi olmaya başladık?

Vah milletim!

Kaynakça:
1 Mecalis-i Seb'a, Mevlana Celâleddin-i Rûmi, Abdülbaki Gölpınarlı çevirisi, Kent Basımevi, 1994, 2.b, s.84

30 Temmuz 2009 Perşembe

Kanal Türk TV'nin ayıbı (Cinci Hoca)


Kanal Türk, dün (29.07.2009) "Kadınca Kararınca" adlı programında uzunca bir süre "Cinci Hoca" Memiş'i konuk etti. Yalnız konuk etmekle kalsa iyi; uzunca bir süre kendisini övmesine izin verip, derin bir saygı göstererek reklamını da yaptı.

Hayret ve ibretle seyrettim.

Kimdir bu Memiş denen cinci hoca?

Ortaokul tahsili bile olmayan, okuma-yazması kıt, TV canlı yayınlarında adam dövmüş, kendini "Âlim(!)" ilan etmiş, kara cahil, din istismarcısı bir adam.

El falında, eldeki çizgiler önemliymiş(!).

Kahve falına bakarken; kahvenin bıraktığı izler, hislerle okunmalıymış. Herkes okuyamazmış. Demek istiyor ki: "Ancak Memiş Hoca okuyabilir(!)"

Herkesin yüzüne baktığında karakterini okuyabilirmiş(!)

Bunun üzerine spiker hanım heyecanla bir talepte bulunuyor: "Ay, benimkini de okur musun? N'ooluuur!"

Çok saygın bir cevap veriyor Âlim(!) Memiş Hoca: "Burada olmaz! O, sizin özelinizdir. Kimsenin özeli, toplum önünde açığa çıkarılmaz!"

Bir taşla iki kuş vuruyor uyanık! "Ben sırları gizli tutarım, bana güvenin!" ve tabii ki "Bir gün bana gelin, bastırın parayı, size sizi anlatayım!"

Hanım seyircileri de ibret ve hayretle izledim! Hemen hepsi, büyük bir duygusallıkla kendilerini kaptırmış dinliyorlar. "Yaa... bak ne güzel konuşuyor!" anlamında başlarını sallayıp, saçmalıkları onaylayarak...

Cinci hocanın gözleri fıldır fıldır etrafı tarıyor... Hanımların kendisine hayranlıklarını gördükçe çoşuyor, coşuyor... Meydanı boş bulmuş sallıyor...

Aydın Türk kadını dediğimiz bu mu?

"Atatürk, kadınları adam yerine koymakla hata mı yaptı acaba?" diye düşünmedim desem yalan olur.

Ülkemizde; konusunda ehliyet sahibi, toplumun aydınlanmasına katkıda bulunabilecek onlarca din bilgini dururken, karacahil Memiş'in, sözüm ona din dersi vermesinde, bu programın ve kanalın amacı ne olabilir? Rating yapmak ve para kazanmak... öyle mi?

Gerçek din adamlarıyla program yapsaydı, rating yapmayacak mıydı? TV'lerin amacı, ne bahasına olursa olsun rating yapmak mı? Bir TV'nin, ilkeleri olması gerekmez mi?

Yasalar cinciliği, falcılığı yasaklamıyor mu? Bu adam açık açık nasıl falcılık ve cincilik yapabiliyor? Yıllar yılıdır bu adam aleni adam dolandırıyor ve din istismarcılığı yapıyor, 70 milyon insanın gözü önünde adam dövüyor vs. Savcılık ne yapar? Nerede bu ülkenin savcıları?

Bu alim müsvettesinin dediğine göre; birçok siyasetçi, devlet adamının da danışmanlığını yapıyormuş. İnanamıyorum...

Devlet baba neden bu adama sesini çıkarmıyor? Acaba vergi falan verdiği için mi yasal konumda? Vergi verince her şey mübah mı?

Bu toplum nereye sürükleniyor? Amaçsız, ilkesiz, bilinçten ve bilimden uzak...

Vah milletim!

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Ceplere reklam modası


Cep telefonlarından taciz edilmekten bıktık!

Devamlı reklam mesajı... Ne hakla?

Kredi kartı reklamından tutun da market reklamlarına kadar...

Lokantalar, bakkallar dahi artık cep telefonlarından reklam mesajı atıyorlar.

Bir hastanız hakkında bilgi mi bekliyorsunuz? Tedirgin misiniz? Can derdinde misiniz? Kimin umrunda!.. "Biiip!"; lokanta reklamı...

Toplantıda mısınız? Bir konu hakkında hayatî bir mesaj mı bekliyorsunuz? Fark etmez... "Biiip!"; market reklamı, "Biiip!"; banka reklamı...

- "Efendim, demokrasi var! Hakların var! Varsa bir şikayetin, dava açarsın! Demokrasi var..."

- "Hadi yaaa?"

- "Evet!"

- "Peki nasıl?"

- "Gayet basit efendim! Hakların var! Git bir avukata, bastır danışma ücretini, sana anlatır. Bastırırsın parayı, avukatlığını üstlenir. Hem de davayı kazanırsan, davadan aldığınız parayı paylaşırsınız."

- "Hadi yaaa!"

- "Vallaaa!"

- "Aaa, ne iimiş!.."

- "Bi şiii daaa var!"

- "Ne var?"

- "Noter harcı. Vekalet için..."

- "Çok mu?"

- "Yok canım, bi kaç bin liracık!"

- "Haaa, okadar mı? Mühim diil o zaman!"

- "Diil tabi.. Ama bişi daa var!"

- "Daha ne var yahu?"

- "Mühim diil canım, mahkeme harcı..."

- "Hadi yaaa! Çok mu?"

- "Artık orasını kanunlar belirler."

- "Aaa, o zaman iii! Kanun varsa mesele yok! Peki ne kadar bu harç?"

- "Her tür dava için bedeller belli. Bu rakam üzerinden belirli bir oranda harç yatırırsın devlete."

- "O kadar mı?"

- "Evet o kadar basit! Her dava için ayrı bir harç tabiii..."

- "Eee, o kadar olacak tabi canım! Devlet hakkımı koruyacak. Bedava olur mu? Ne zaman sonuç alırım peki?"

- "Fazla uzun sürmez. Her celse arası 4 ay civarında... Mahkeme 10 celse sürse, 40 aya kalmadan sonuç alırsın!"

- "Hadi yaaa! Ne iiimiş!"

- "Davayı kazanırım tabi di mi? Sonunda kurtulurum bu dertten yani?"

- "Ama sen de çok şey istiyorsun yani? Belli mi olur! Hukuk bu... Boyacı küpü değil! Haklıysan kazanırsın tabi..."

- "Tabi kazanırım canım, sonuç aşikâr. Rahatsız ediliyorum belli ki..."

- "Orası belli olmaz! Tuttuğun avukatın becerisine bağlı!"

- "Hadi yaa!!! O zaman güçlü ve becerili; biraz da tanınmış bir avukat tutmalıyım yani?.."

- "Elbette! Biraz pahalıya patlar ama mühim değil. Kazanma şansın artar."

- "Bak, bunu iyi ki söyledin. Öyle yapmalı! Peki ya kazanamazsam?"

- "Mahkeme bu! Tabi kazanamayabilirsin. O zaman verdiğin harç yanar. Bi de karşı tarafın avukatlık ücretlerini ödersin, o kadar."

- "Hepsi o kadar mı? Aaa, ne kolaymış!"

- "Ufak bi şi daaa var!"

- "Neymiş o?"

- "Karşı taraf mukabil dava açabilir!"

- "Hadi yaa! O zaman ne olur?"

- "Valla artık onu adalet belirler! Ya kazanırsın, ya kaybedersin..."

- "Peki ama, ben bu davalarla uğraşmasam da, devlet baba benim dava açmama sebebiyet verecek haksızlıkları önceden önleyecek tedbirler alsa daha iyi olmaz mı?"

- "Olur mu canım öyle şey! Devlet nerden gelir elde edecek? Avukatlar ne iş yapacak? Hakimler boş mu duracak? Firmalar nasıl satış yapacak? Ekonomi çöker sonra!"

- "Hadi yaaa! Bak bunu düşünememiştim! Haklısın vallaaa! Ama kardeşim bu iş bana sanki biraz riskli, biraz da uzun gibi geldi... Ben bu tacizlere razı olsam da onun yerine borsada oynasam daha iii diil mi?"

- "Aaa, bak ona bişi diyemem. O senin tercihin tabi..."

Ülkemde; Demokrasi ve hukuk = Parayı bastırıp, dava açma hakkı!

Sonuç: Allah büyüktür!

Vah milletim!

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Hakimiyet kimin?


"Hâkimiyet; kayıtsız, şartsız milletindir."

Böyle demiş Mustafa Kemal.

Peki, ne dememiş?
"Hâkimiyet Millet Meclisi'nindir." dememiş.

Başka ne dememiş?
"Hâkimiyet millet vekilinindir." dememiş.

Başka? Başka ne dememiş?
"Hâkimiyet bakanın, hâkimiyet valinin, hâkimiyet belediye başkanının" dememiş. Hatta hatta "Hâkimiyet başbakanın, reisicumhurun" da dememiş.

Acaba demeyi mi düşünememiş, becerememiş mi, yoksa dili mi sürçmüş(!)?

Peki, biz ne demişiz?

"Hakimiyet milletin olduğuna göre,"
"Meclisi millet seçtiğine göre,"
"Bakanı da meclis seçtiğine göre; hakimiyet meclisin, dolayısıyla milletvekillerinin, dolayısıyla bakanlarındır vs." demişiz.

Hadi canım!..

Çorbanın suyunun suyu olmadı mı bu?

Oldu olmasına da millette alışkanlık yaptı bu bakış açısı. Vatandaş, milletvekilinin önünde süklüm püklüm... Sanki asil olan vekil, vekil olan asil... Vatandaş, vekilin memuru; vekil vatandaşın amiri... İster asar, ister keser!

Bir valinin; bir hanım vatandaşı göstererek, polise "Atın şunu içeri!" emrini verdiğini televizyonlarda gözlerimizle görüp, kulaklarımızla işitmedik mi?

Vah milletim!

Millet, vekilinden hesap sormasını öğrenemedikçe; milletvekili, vatandaşına hesap verme konumunda olduğunu öğrenemedikçe; bu memlekette ne demokrasi olur, ne de cumhuriyet! Hepsi lafta kalır. İstediğiniz kadar AB uyum yasaları çıkarın! Bu iş yasayla falan halledilmez. Yasalar falan göstermelik kalır.

Önce millet kendine gelmeli, sonra da diğerleri...

24 Temmuz 2009 Cuma

Hediye hesabı


Hediye almak bir zorunluluk haline geldi. Bütün anlamını kaybetti. Birçok mânâ değerimiz gibi... Batılı ticarî zihniyetin zorlamasıyla insanımız robotlaştırıldı.

Kim planladı bunu? Avrupalı... Her şeyin en iyisini o bilir ya! Uzun zamandır Avrupalılaşmaya uğraşıyoruz ya!

Yaş günü, nişan yıl dönümü, evlilik yıl dönümü hatırlanmakla kalmayıp hediye alınarak kutlanmak zorunda.

Biri size hediye alsa, siz de ona almak zorundasınız artık. Size alınan hediyenin üç aşağı beş yukarı benzer değerinde hem de... Asla daha ucuz olmamak şartı vardır; yoksa görgüsüzlük, hatta yerine göre hakaret bile sayılabilir. Daha pahalısını almanız da pek doğru olmaz; o da görgüsüzlüktür. İnce hesap yapmalısınız. Karşılıklılık ilkesi esastır. Duygulara yer yoktur bugünün hediye anlayışında. Size usulen hediye alan kişiyi sevseniz de, sevmeseniz de mecbursunuz karşılık vermeye. Borç-alacak hesabı gibi hesap tutmalısınız.

Aldığınız yerin değiştirme etiketini de vermeyi unutmamanız gerekir. Beğenmezse değiştirsin diye. Beğenilmeyebilir çünkü hediyeniz. Mana değeri olmadığını siz de biliyorsunuz demektir hediyenizin. Ne fark eder ki; vazifenizi yaptınız, borcunuzu ödediniz ya...

Zorunlu olan şeylerin anlamı, mana değeri kalır mı? Zaten yapılması gereken olağan işlerden biri haline dönüşmez mi, gönül işi olmaktan çıkmaz mı? Dönüştü de, çıktı da zaten.

Belli günlerde alınan hediyeler Batılının zihniyetidir. Duygusuz, içtenlikten uzak, makineleşmiş...

Ne kadar hevesli olduk Avrupalıya tâbi olmaya! Ne kompleksli yaratıklar haline dönüştük! Nerede kaldı 7.000 yıllık kültürümüz? Neler oluyor bize?

Vah milletim!

Oysa hediyenin anlamı bambaşkadır.

Herhangi bir gün, herhangi bir yerde dolaşırken, gördüğünüz küçük bir eşyanın size birini hatırlatması, "O bunu sever" veya "O bundan hoşlanır" düşüncesidir anlam taşıyan. Bu duyguyla alınan hediye gerçek hediyedir. O kişiyi hatırladığınızı, düşündüğünüzü ifade eder.

Günün birinde, bir sevdiğinize, hiç beklemediği bir zamanda, onun hoşlanabileceği küçücük bir hediye alın da görün sonucunu.

23 Temmuz 2009 Perşembe

Eğitim zavallılığı


Öncelikle her okumak isteyen gencin okuma hakkını devletin sağlaması bir zorunluluktur. Devletin aslî görevlerinden biridir bu...

Okullara girmek için neden sınav kazanmak gerekiyor? Neden dileyen, dilediği okul ve branşta okuyamıyor?

Nedense bu hiç konu edilmiyor, hükûmetler bu konuda hiç eleştirilmiyor. Sınavlarda başarılı olamayanların okuma özgürlüğünün ellerinden alınmış olması veya en azından sene kaybetmesi kimse için sorun yaratmıyor. Öylesine kanıksanmış ki bu durum...

Sınavda başarılı olamayanlar geri zekâlı mı? Sınavda başarı, yegane kriter mi?

Efendim, yeterince okul yokmuş da ondan... Yeterince öğretmen de yokmuş!

BANA NEEE!

Memleketi ben mi idare ediyorum? Memleketi idare etmeye ben mi talip oluyorum? Benim sorunum mu bu? Yeni okul yapın efendim; yeni öğretmen yetiştirin.

Memleket fakirmiş... Neden fakir efendim? Hesabını verin! Ben mi fakir bıraktım bu ülkeyi?

Her iktidara gelen parti "Ben enkaz devraldım." diyor. Almasaydın efendim! Talip olan sen değil miydin? İktidar olmak için yırtınan, yalvaran sen değil miydin?

Tahsil yapabilmek için, çocuklarımız neden sınava girsin ki?

Bu husus bir içler acısı...

Ülkemizde 86 yıldır eğitim kriterlerinin belirlenememiş olması da başka bir zavallılık. Dünyanın en geri kalmış ülkelerinde bile -doğru veya yanlış- eğitim kriterleri belirlenmiş ve yerleşmiştir. Bizde neden hâlâ bir sistem otuşturulamıyor?

Elbette gelişme ve ihtiyaçlara göre, zaman içerisinde belli değişiklik ve reformlar yapılmalıdır. Ama bizdeki gibi devamlı temel değişiklikler yapılan başka ülke görülmemiştir.

Ben eğitimci değilim ama akıldan da yoksun değilim.

Öncelikle ailelerin eğitimi öngörülmelidir. Bir yol bulunup, aileler de eğitilmeli. Meslek seçimlerinde çocukların üzerinde en büyük etken olduklarını varsayarsak... Basın-yayın organları, belediyelerin Halk Eğitim Merkezleri ne güne duruyor?

Bugün bütün aile büyükleri, çocuklarını; meslek seçiminde, gelecekteki geçim endişesi nedeniyle, "Hangi meslek daha fazla para getirir?" mantığıyla yönlendiriyorlar. Çocuklarının beceri ve eğilimlerini göz önünde bulundurmuyorlar. Örneğin, tıp tahsili ön planda tutuluyor. Tek sebep, "Doktorlukta iyi para var!" düşüncesi. Veya bilgisayar, elektrik ve elektronik mühendisliğinde...

Bir çocuğun; o alanda merakı, becerisi ve eğilimi yoksa o meslekte başarılı olamayacağını düşünemiyor aileler. Her meslekte az para kazananlar olduğu gibi çok para kazananların da varlığını göremiyorlar. Para kazanmanın, meslek dalıyla alâkası olmadığını fark edemiyorlar. Sonuçta yeteneksiz doktorlar, mühendisler, ekonomistler vb. yığını oluşuyor. Okumuş kütlenin -o da okuyabilmişse- ne kendisi mutlu oluyor, ne de ülkeye yardımı dokunuyor.

Gençlerin meslek seçimlerine devlet yardımcı olmalı ve nesil, yeteneklerine göre yönlendirilmeli değil mi?

Ailelerin ikinci endişesi ise lisan... "Lisan bilmeyen gençler iş bulamıyor" endişesiyle -ki doğrudur- çocuklarını kolejlere yerleştirebilmek için çırpınıyorlar. Oysa yabancı dil eğitimi almak başka şey, yabancı dilde eğitim bambaşka bir şey... Bilim adamları bu farklılığı anlatabilmek için yırtınıyorlar (Örneğin Sn. Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu) ama duyan yok. İşin daha da vahim yanı, bu yanlışlığı anlatabilmek için onlara zemin de hazırlanmıyor, aksine engelleniyorlar. Nedense!..

Bilim adamlarına göre, eğitim ana dilde yapılmalı, daha sonra dil öğrenimi gerçekleştirilmeli1.

Eğitim sistemi nasıl olmalı?:
  1. Eğitim; millî olmalı,
    (Bütün batı ülkelerinde eğitim ulusal olmasına rağmen, bizde eğitim uluslararasıdır.)
  2. Eğitim ana dilde olmalı,
  3. Eğitim; devlet politikası olmalı. Her hükümet, aklına estiği gibi değişim yapamamalı,
  4. Eğitim; ülkenin gelecekteki ihtiyaçları göz önünde bulundurularak, bir plan dâhilinde belirlenmeli.
Okulların kalite farkı, daha ziyade kalitesizliği de ayrı bir sorun. Her okul neden benzer kalitede eğitim veremiyor, anlamak mümkün değil! Neden İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerdeki okullar diğer kentlerdekinden çok daha iyi eğitim veriyor veya diğerleri neden daha kalitesiz? Eğitimin bir standardı yok mu?

Özetle, eğitimin hali bir felaket! Mıncıklaya mıncıklaya arapsaçına döndürmüşler, kimse içinden çıkamıyor. Çıkmak istiyor mu, o da şüpheli.

Ülkenin geleceğini, bu sistem (ya da sistemsizlik) içinde yetişmiş gençlerimiz belirleyecek.

Vah milletim!

*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*
1Bu konu hakkında Oktay Sinanoğlu'nun eserlerine müracaat edilebilir.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

İhbarcılık, ispiyonculuk teşviki.


Gazetelerde boy boy "İhbarcılık" övgüleri yer alıyor. Aman ne güzel(!) Yeni bir ispiyonculuk alanı keşfettik. Daha çok vuralım birbirimizi(!)

"
Sigara içen arkadaşını ihbar etti!"

Afferin sana! Tam demokrat! Arkadaşlarının sağlığı için her şeyi yapacak kadar özverili, kanunlara saygılı bir vatandaş(!) 155'e telefon açıp polis çağıracak kadar!..

Bu topluma ne oldu anlayamıyorum! Benim bildiğim millet gitmiş, yerini münafık, arkadan vuran, arkadaşını, ailesini ihbar edecek kadar aşağılaşmış bir insan sürüsü gelmiş. Binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete! Demokrasi ve medenileşme buysa, yerin dibine batsın böyle demokrasi... Ben barbar kalmayı tercih ediyorum arkadaş! Mert, yiğit, Türk'e yakışır ahlâkla...

İşin vahim yanı, bu aşağılık davranışı gazetelerin de övgüyle ele alması...

Bugün sigara yasağı kanunu nedeniyle arkadaşını ihbar eden adamın yarın kimi nereye ispiyonlayacağı belli mi olur? Kaldı ki bu ispiyonculuktan bir menfaati, çıkarı da yok. Bir de çıkar sağlansa neler yapmaz bu tür adamlar!

Halkın her konuda bölünmüşlüğüne yeni bir unsur daha eklendi. Yeterince parçalanmamıştık... Ha gayret, az kaldı... Sarışınlarla esmerler arasında da ayırımcılık ve savaş başlar yakında. Aslında başladı da... "Sarışın aptal" sloganı herkesin ağzında...

Batı'nın böl, parçala, yut taktikleri devam ediyor, işe yarıyor. Her alanda, her konuda... Ve hâlâ uyanmıyor bu millet! Yok oluncaya kadar uyanmayacak mı? Tarihte 16 devlet kurduğumuzla övünüyor, şanlı sancağımıza bu 16 devleti temsilen 16 yıldız koyuyoruz. Yani başka bir bakış açısıyla ve en iyimser bakışla 15 defa devlet yıkmışız. Allah 16.'sından korusun!

Vah milletim benim!


Emel Sayın konseri rezaleti.


Kanal 1'de bu akşam (19.07.2009) Emel Sayın'ın konseri vardı.

Büyük bir hevesle ekran karşısına geçtim.

Geçmez olaydım! Aman Allah'ım o ne rezalet!

Güzelim Türk müziği, gâvur hayranlığı sonucu katlediliyordu.

Nedir o orkestranın hali!... Ne yapmak istiyorsunuz be adamlar! Benim 50 yıldır dinlediğim müziğimi nasıl katlettiniz? O gâvurlaştırılmış hale sokunca kimleri mutlu ettiniz? Kim anladı bu müzikten? Toplumun hangi kesimi beğendi veya anladı? Ne anlayacaksa!..

Avrupalılaşmış mı olduk yani şimdi? Kültürümüzün her alanını Avrupalılaştırdığımız zaman medenî mi olacağız? Bize ait, Türk'e ait hiçbir kültür izi bırakmamaya yemin mi ettiniz?

Be adamlar! İlla yabancı müziği şeklinde yeni bir tarz ortaya çıkarmak istiyorsanız, gücünüz yetiyorsa, sanatkâr olduğunuzu iddia ediyorsanız; yeni güfte ve yeni bestelerle bir ekol yaratın, kendinizi öyle kanıtlayın. Benim müziğimi, benim kültürümü yozlaştırmayın.

Yalnız müziği mahvetmekle kalmadınız, bir de o pis gürültü içinde Emel Sayın'ın o bülbül gibi şakıyan muhteşem sesini boğdunuz.

Haddini bilen orkestra, böylesine muhteşem bir ses sanatkârının sesini bastırarak çalmaz. Müzik; sesini yükseltmeye utanır, saygı gösterir. Ses sanatçısının sesi ön plandadır, müzik değil!. Hattâ zaman zaman müziğin sesi tamamen kesilir ki sanatkârın sesi bütün ihtişamıyla duyulabilsin.

Sizin yaptığınız ise tam bir kendini bilmezlik. Müzik zannettiğiniz gürültülerden Emel Sayın'ın sesini duyamadık bir türlü.

Bu adamlar, halkı değilse kimi muhatap alıyorlar? Bu müzik sandığınız gürültü kime? 70 milyonluk ülkede kaç tane "Avrupalı görünme" sevdasında sonradan görme var? Kendilerinden "Biz aydınlar..." diye bahseden, kendi kendini aydın ilan etmiş; belki mektep medrese görmüş ama kara cahil, milliyetinin ne olduğu belli olmayan güruhun hepsini toplasan birkaç bini bulmaz. Bu güruh mu bu milleti aydınlatıp yön verecek? Kendisi karanlıklar içinde yüzerken! Kendisi Türk olmaktan utanan, batılının ise "dönme" diye adam yerine koymadığı, ortada kalmışlığından haberi olmayan bu güruh mu bana hakim olacak?

Hiç değilse Yunus Emre'min muhteşem şiirine dil uzatmasaydınız! Onu bozmaya çalışmasaydınız! Asla bozamayacaksınız ya!..

Asıl anlayamadığım, asıl üzüldüğüm ise o muhteşem ses sanatkârı; sanatıyla, sesiyle iftihar ettiğimiz güzelim Emel Sayın nasıl razı oldu bu rezalete?

Vah milletim benim!

19 Temmuz 2009 Pazar

Erkekler neden aldatır?


Genel kanı, erkeklerin aldatmasının kadınlardan fazla olduğu yönünde. Doğrudur da... Konumuz, erkeklerin aldatması...

Aldatan erkek, hanımlar tarafından hep aşağılanır. Nedeni ne olursa olsun... Hiçbir zaman nedeni sorgulanmaz. Oysa her şeyin bir nedeni vardır. Özellikle konu erkek olunca...

"Gül gibi karısı varken yapılır mı bu?", sıkça duyduğumuz sözlerdendir. Toplumun bir erkek için yeterli gördüğü şey, gül gibi karısı olması... Peki erkek için de yeterli mi bu? Hem, "Gül gibi" ne demek? Güzel mi demek isteniyor? Evetse; güzellik yeterli mi? Tek kriter "Gül gibi olmak" mı?

Şayet bir erkek eşini aldatıyorsa hiç şüphe yoktur ki sorumluluğun en büyüğü eşindedir. Bir kadın isterse elde edemeyeceği erkek yoktur; eşini nasıl tutamaz? Erkekler salaktır. Biraz ilgi, biraz güler yüz yeterlidir erkeğe.

Kadınlar ise çoğunlukla hiç ilgi göstermeden, yalnızca ilgi bekleyerek yaşarlar; bunu beklediklerini de belli ederler. Salakça gururları olduğundan, erkekler bunu belli etmezler; kadınlar da, erkeklerin ilgiye muhtaç olduklarını göremezler. Düşünmezler de...

Nedeni ne olursa olsun; bu, erkeği haklı kılar mı? Elbette kılmaz. Ancak, sorun da görmezden gelinemez.

Erkeğin para karşılığı birlikte olduğu kadın ne yapar? İlgi gösterir. Para karşılığı... Erkek de parasıyla satın alır bu ilgiyi. Yoksa sanıldığı gibi seks değildir aslında erkeğin öncelikli beklentisi; o, bir bahanedir. Para karşılığı da olsa, görev için de olsa; kendisine sarılan, güler yüz ve şefkat gösteren, sahte de olsa iltifat eden bir kadın bulmuştur birkaç saatliğine... Devamlılığını istiyorsa bu suni şefkatin, hayat kadınının yerini metres alır.

Bu kadarını yapamaz mı bir eş?

Yapamıyor işte...

O zaman suç kadının... Hiç boşuna suçlamasın erkeğini. Sahip çıksın. Bir hayat kadınının, bir metresin yaptığı kadar...

İşin tuhaf yanı, erkek de ne aradığının farkında değil... O da öncelikle seks aradığını sanır.

*************
Not: İstisnalar kaideyi bozmaz.

17 Temmuz 2009 Cuma

Sigara yasağı



19 Temmuz'da sigara yasağı başlıyor.

Sigara yasağı konunca medenileşeceğiz ve de artık Avrupalılaşacağız!

Bütün meseleler halloldu, her şey yoluna girdi, halk refaha ulaştı, artık sıra sigara yasağına geldi!

Aman Allah'ım! Bu hükûmet benim sağlığımı ne kadar düşünüyormuş da benim haberim yokmuş!

Ne meyhanede ne de kerhanede sigara içilebilecek. Ne de
nargile salonlarında... Kapatsınlar dükkanlarını efendim! Başka yerde ekmek arasınlar. Başka iş mi yok yapacak!

Tütün yasağı evlerimize kadar giriyor. Sitede oturanlar, sitelerin sosyal tesislerinde de sigara içemeyecek. Artık evdeki hatun sigara içmiyorsa, sigara içiyor diye kocasını şikayet ederse ne olacak, Allah bilir. Herhalde devlet, eve müfettiş gönderip adama ceza kesecek.

Aslında en doğrusu her eve baskın yapmak... Umulmadık zamanlarda... Bu yolla toplanacak cezalarla bütçe açığı bile kapanabilir. Neden şimdiye kadar düşünmediler bunu yahu!

Şaka bir yana; sigara içenlerin, çevresindeki içmeyenleri rahatsız ettiği muhakkak. Demokrasilerde, "Başkalarının haklarının başladığı yerde bizim hakkımız biter." esası vardır. Buna kimsenin itirazı olamaz. Biz keyif alacağız diye başkalarını rahatsız etmeye ve hele sağlığıyla oynamaya elbette hakkımız olamaz. Olamaz olmasına da mesele bu değil. Avrupalı istedi diye bana yasak konmasını aşağılanmak olarak görüyorum. Bundan 200 sene evveline kadar medeniyeti benden öğrenenen Avrupalı, şimdi tereciye tere satıyor. Kabahat onda değil elbet...

Bir zamanlar Osmanlı'da "İngiliz Muhipleri Cemiyeti" vardı. Şimdi tarih tekerrür ediyor ama bir farkla: "Avrupa Muhipleri Cemiyeti" olarak. Daha dün Osmanlı'yı batırmadı mı bu Avrupa hayranlığı? Daha 100 sene bile geçmeden nasıl oluyor da aynı oyun oynanıyor ve biz bu tuzağa düşüyoruz? Bu söylediğim yalnız sigara yasağı için değil elbet! Her konuda Avrupa hayranlığımız için söylüyorum. Hiç akıllanmayacak mı bu millet? Vah milletim!

İlla medenileşeceksek; illa insan haklarına uyup demokratikleşeceksek; bunu kültürümüze, milletimizin örf ve adetlerine göre yapmaz mıyız?

Nasıl mı? Gayet basit... Nasıl alkol servisi yapan lokantalarla yapmayanlar ayrılmış... Lokantalarının duvarlarında "Burada içki içilmez"yazıyor... Sigara için de aynı uygulama yapılabilir. Dileyen işletmeci sigara içmeyen müşterileri, dileyen de sigara içen müşterileri seçer. Sigara içilen bir ortam olduğunu bilerek oraya giren müşteri de rahatsızlık duymaz. Elbette bunun aksi de geçerli. İnsanların tercihine bırakılır. Demokrasiye de, insan haklarına da ters düşecek bir yanı yok bunun. Hem işletmeci ekmeğinden olmaz, hem de halkın hiçbir kesiminden tepki gelmez.

Halkı mutlu etmek devletin, hükûmetlerin görevi değil mi? Çareyi bulmak da onun görevi değil mi? Avrupalının isteklerine harfiyen uymaya mecbur muyuz? Böyle mi medenileşeceğiz?

Atatürk'ün şu sözlerini ne çabuk unuttuk:


"TÜRKİYE'yi yok etmeye girişenler, Türkiye'yi ıslah etmek, uygarlaştırmak gibi bahanelerle Türkiye'nin iç hayatına sızmışlardır. Bunun etkisi altında kalarak milletin, en çok da yöneticilerinin zihinleri bozulmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklâl vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir."

(T.B.M.M, 1922, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK)