9 Kasım 2009 Pazartesi

Açlıktan ölen gazim, affet bizi!


7 Kasım sabahı gazetelerden öğrendik, içimiz parçalandı. Bir gazi; 80 yaşında Kore Gazisi Muharrem Topçu, açlık ve soğuktan ölmüş.

Utandım; Türk'üm derken utanıyorum artık. Ama bizi bu utanca sürükleyenler utanmıyor. Aradan 2 gün geçmiş olmasına rağmen hiçbir yetkiliden başsağlığı mesajı bile yok; üzüntüsünü belirten hiçbir yetkili yok. Sanki böyle bir insan hiç yokmuş, hiç varolmamış.

İnanamıyorum! Bu millet Türk milleti mi? Hani şu bildiğimiz, yakından tanıdığımız şanlı Türk milleti!

Utanç içindeyim!

Sefalet içinde, perişan bir şekilde ölen ilk gazimiz değil bu... Bugünün meselesi de değil... Yıllardır böyle... Hiçbir hükümet ele almıyor bu sorunu.

Toplam kaç kişiler ki zaten... Koskoca devlet, birkaç kişi için mi uğraşacak! Bunca önemli(!) mesele varken...

Birkaç yıl sonra bir tane bile gazi kalmayacak, sorun da bitmiş olacak. Bugüne kadar dayandınız ey devlet yöneticileri! Biraz daha gayret! Şunun şurasında bir-iki yıl daha dayanın! Sonra bir dertten kurtulmuş olacaksınız.

Utanıyorum!

Affet bizi Gazi'm... Yoksa, hesap günü yanarız!

Affet ne olur!

7 Kasım 2009 Cumartesi

Gözyaşları


Bir Ramazan Bayramı'nın birinci günüydü. Sabahın köründe sokaklara düştüğüm bir gün...

Avare avare dolaştım bütün İstanbul’u; sonunda nedense Taksim’e düştü yolum. AKM'nin (Atatürk Kültür Merkezi) otoparkına arabamı bıraktım; Beyoğlu’na doğru yürürken bir seyyar satıcıdan şemsiye aldım. Hava da yağmurlu değildi ama, neden bilmiyorum.

Biraz ileride yere çömelmiş, başı önüne eğik, avucunda birkaç madeni para olan 40 yaşlarında bir adam oturuyordu. Pek mahzun görünüşlüydü. Dilenci olmalıydı. Önce aldırmadım, yürüyüp, köşedeki büfede bir şeyler atıştırdım. Sonra dönerken aynı adamın önünden geçtim. Başı gene önüne eğikti. Fakat bu sefer gözlerinden yağmur gibi gözyaşları dökülüyordu; bir çeşmeden akarcasına... Önünde birikmişti, bir bardaktan dökülmüşçesine... Hiç görmediğim türden bir gözyaşıydı, sessiz bir hıçkırıktı bu. Kimseye bakamıyordu. Başı hâlâ önüne eğik olduğundan gözleri görünmüyordu.

Geri döndüm, eline biraz para verdim. Başını kaldırmadan ağlamaya devam etti.

Yanına çömeldim ve neden ağladığını sordum. Cevap alamadım. Başını okşayarak birkaç defa daha sordum. Sonunda gene başını kaldırmadan hıçkırıklarla, kesik kesik “Kimsem yok” dedi. “Sana bir Allah yeter, kimseleri olup da sokakta sürten o kadar çok insan var ki” dedim. Bayramını kutladım. “Allah razı olsun” dedi.

Aramızda bir fark vardı; onun gözyaşları dışarı akıyordu.

Yanından ayrılırken daha da bitkindim. Sadece “Allah!” diyebildim.

2 Kasım 2009 Pazartesi

Maliye ve e-haciz


Maliye, borçlunun bankalardaki paralarına internetten haciz koyacakmış, sonra da bildirecekmiş. Eksik olmasın! Ne incelik!

Olmaz böyle şey beyler, buna bir çare bulmalı devlet. Haciz bir çare değil; ne vatandaşa ne de devlete çare... Ayrıca devletin, borçluya haciz uygulaması da ayrı bir ayıp... Hatta ayıptan da öte... İğrenç...

Bazı istisnalar hariç, kimse devlete borç takmak istemez; devletle başı derde girsin istemez.

Bir şirket veya bir kişi devlete borcunu ödeyemiyorsa mutlaka bir sıkıntısı vardır, bir derdi vardır. Devlet, borcu olana bir bakmalı: Ne kadar zamandır vergi mükellefi? Ne kadar zamandır vergi ödüyor da ödeyemez duruma gelmiş? Yılardır vergisini muntazaman ödeyen bir işyeri ise ve son zamanda borçlanmışsa, acze düştüğü bellidir. Devlet bunu bir bakışta anlar. Bu gibi kişi ve kurumlara haciz uygulamamalı devlet! Devlet tefeci gibi olmamalı!

Millet neden devlet kurar ki? Başı derde girdiğinde bir güçten yardım alsın diye değil mi?

Hayır! Artık değil! Artık millet, devleti beslemek için var! Ama bir türlü doyuramıyor devleti. Devlet her geçen gün daha da acıkıyor, daha da iştahı kabarıyor.

Buna bir çere bulunmalı.

İşyeri (ya da adam) devlete borçlanmışsa, mutlaka başka borçları da vardır. Acze düşmüştür yani. İşte o zaman devletini yanında görmek ister, karşısında değil! Kim ister ki makineleri kaldırılsın, yok bahasına haraç mezat satılsın? Kim ister ki evine haciz gelsin de günlük eşyaları alınıp götürülsün?

"Efendim, Batıda da böyle! Hukuk böyle!" demeye hakkı yoktur kimsenin. Hukuku batsın o Batının! Batı gâvurdur, memleketimin Türk ve Müslüman halkına benzemez! Haindir! Bunu Türk insanı çok iyi bilir. AB yasalarının birçoğu Türk insanına göre değildir.

Bir işyeri düşünün, acze düşmüş, vergisini ödeyememiş. Yeni çıkan kanunla devlet, işyerinin bankasındaki paraya haciz koyacak. Adamın vadeli çeki var, gelecek havaleyle çeki ödenecek. Bir haber geliyor bankadan: "Paranıza haciz kondu!" Adamın çeki karşılıksız çıkacak. Karşılıksız çekin cezası da hapis! Adam zaten dardaydı... İşini kaybetmesi yetmeyecek bir de hapis yatacak.

Adam bitti yahu! Ailesi de bitti. Ocağı söndü adamın. Çoluk çocuğu da aç, sefil sokaklara düştü. Son darbeyi vuran da devlet! Belki yıllarca vergisini muntazaman ödediği devlet...

Yazıktır, günahtır beyler! Olmaz böyle şey! Bir çaresini bulun beyler!

Türk ve Müslüman halk namusuna düşkündür, borcuna bağlıdır. İmkân tanıyın da insanlar çalışıp ödesin borcunu. Bu millet kimseye borç takarak yaşamayı düşünmez. "Kul hakkı" der borcuna; korkar borçtan. İmkan tanıyın beyler!

Devletim; dara düşmüş insanının yanında olmalı, onun derdine bir çare bulmalı ve çalışıp borcunu ödemesini sağlamalı değil mi? Devlet, halkını korumalı değil mi? Sıradan bir tefeci gibi davranmak yakışır mı devletime?

Bırakalım artık şu Batının ahlaksız uygulamalarını; kopyacılığı bırakalım. Kendi hukukumuzu kendimiz düzenleyelim. Türk milletinin ahlakına, şanına yakışır biçimde... Devleti "öcü" olmaktan çıkaralım.

Çare bulalım beyler, bir çare! Millete son darbeyi de devlet vurmasın! Yakışmaz devletime...

1 Kasım 2009 Pazar

Namaz nedir?


Birçok din adamı tarafından namazın tanımları yapılmış ve gerekçeleri açıklanmıştır. Ne var ki bu açıklamalar çoğunlukla dinî yönden, Yaratan'ın insana bakış açısıyla yapılmış açıklamalardır. İnsan ruhunun gereksinimleri genelde ikinci plana bırakılmıştır.

Hayatın gerçeklerine baktığımızda, namaza gereksinim duyanlarla duymayanlar çoğunlukla şu şekilde tanımlanabilirler:

Namaza gereksinim duymayanlar; genelde kendi başının çaresine bakabilen, kendince aklıyla her olayın üstesinden gelebilen veya en azından bunu başarabildiğini zanneden kimselerden oluşur1. Namaza gereksinim duyanların da çoğunlukla çaresizlik içinde, sıkıntıda olanlardan... Ancak onlar da sıkıntıları geçtiğinde namazı, niyazı unuturlar2.

Hâlbuki insan ruhunun ihtiyaçları açısından bakarsak durum daha netleşebilir. Namazın bir zorunluluk olmasından ziyade insanın namaza ihtiyacı olduğu anlaşılabilir.

Bir an için çocukluğumuza dönelim:

Korktuğumuzda veya sıkıntıya düştüğümüzde "Anneeee!" diye bağırdığımızı hatırlarız. Hemen annemize koşup, dizine başımızı koyduğumuzu, ona sığındığımızı... Ağlayarak derdimizi anlatıp, ondan medet umduğumuzu... Sığınacak başka kapımız olmadığını hissetmişizdir. Şefkatli eliyle başımızı okşadığında bütün korkularımızdan arınıp, huzura erdiğimizi hatırlarız.

Herhangi bir nedenle annesiz büyümüş veya bu şefkati yaşayamamış insanlar bile bu duyguyu yaşamışçasına bilir, o özlemle yaşarlar. Bu duygu, bir ihtiyaç olarak doğuştan vardır insanda.

Büyüyüp geliştikçe kendimize olan güvenimiz artar, kendi meselelerimizi kendimiz göğüslemeye başlarız. İşte o günlerden itibaren de artık anne dizine başımızı koyma ihtiyacımız kalmaz. Çünkü artık güçlüyüzdür.

Aradan yıllar geçer, kocaman adamlar oluruz. Hayat tecrübesi, sağlık, kazandığımız paralar, mal-mülk sayesinde kendimizi olduğumuzdan daha güçlü hissederiz. Artık annemizi anmayız bile; çünkü artık ihtiyacımız yoktur. O, sadece hayatımızı süsleyen güzel bir anı olarak çok uzaklarda kalmıştır.

Gün olur, dara düşeriz. Öylesine darlıktır ki bu, yardımımıza koşan yoktur. Olsa bile onlar da yetersiz kalır. Kimse bizi anlamıyordur. Çaresizlik bizi bunaltır, içimize kapanırız. Kendi başımıza kaldığımızda birden annemiz aklımıza gelir. O, dizine yatıp, dudaklarımızı bükerek ağladığımız, şefkatine sığındığımız, derdimize derman olan, saçımızı okşadığında kendimizi güvende hissedip rahatladığımız anlar gelir hatırımıza. Büyümüş, güçlenmiş olsak da ona hep ihtiyacımız olduğunu hissederiz o anlarda. Ama o artık yoktur.

İşte secde; annemizden daha şefkatli, daha merhametli Yaratan’a sığınmak, annemizin dizine yatıp ağlamak gibidir. Her an bizimle olan, hiçbir zaman kaybolmayacak olan Yaratan’a… Secdeye vardığımızda, annemizin dizine yatıp saçlarımızı okşadığındaki huzurdan daha büyük huzur, daha büyük bir güven bularak… Sabırla, inanarak devam eder, bekleriz güzel günleri.

Kim bilir, belki Yaratan; bize olan sevgisinden, bizi huzurunda görmek için, ona yaklaşmamız için düşürmüştür bizi dara… Annenin, yavrusunun dizinde yatmasını istediği gibi…

Sonra dertlerimiz biter ve biz gene eski halimize döneriz. Güçlü, aklıyla her şeyi halledebilen, kimseye ihtiyacı olmayan küstah tavrımıza döneriz. Unuturuz gene secdemizi. Aynen çocukluktan çıkıp da büyüyüp, kendimize güvenimizi kazandığımız zaman annemizi umursamadığımız gibi. Oysa O’na hep ihtiyacımız vardır ama nankörlük ve bencillik bunu bize unutturur. Tekrar başımız derde girip çaresiz kalıncaya kadar...

Veya daralsak da, bunalsak da varmayız secdeye. Çünkü büyükleniriz. Yaratan huzurunda bile küçülmeyi kabul edemeyiz. Şeytan büyüklendiği için Rahmetten ve şefkatten ebediyen kovulmamış mıydı? Oysa secde; küçülmek değil, Yaratan'ın huzuruna varmaktır, o makama yükselmek, O'nunla baş başa sohbet etmek, yücelmektir.

Kapısını çalan kimsenin geri çevrildiği, huzura kabul edilmediği görülmemiştir. İnsan, Yaratan’ın sevgisinden yaratılmıştır. Bu sevgi nedeniyle; annenin, yavrusunun dizine yattığındaki şefkati vermesi gibi, Yaratan da secde de Rahmetini yayar. Hele dudağımızı büküp, iiki damla göz yaşı döküyorsak, mümkün mü rahmetini esirgesin.

Gözden kaçan bir husus; her sure, Besmele ile başlar. Yaratan'ın Rahmetinden söz ederek... Rahmet, sevginin doruk noktaya ulaşmasının sonucudur.

İhtiyaçtır secde… Zorunluluktan ziyade ihtiyaç… Sevgi ihtiyacı... O kibir bizi engellemese...
________________________________________

1 Alak suresi, 6 ve 7. ayetler: "Gerçek şu ki, insan azar; kendini kendine yeterli gördüğü için."

2 Yunus suresi 12. ayet: "İnsana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak (o zararın giderilmesi için) bize dua eder; fakat biz ondan sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü bize dua etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler güzel gösterildi."