30 Ocak 2010 Cumartesi

Demokrasi mi? O da ne?..



Demokrasi kelimesi son günlerde moda oldu; herkesin ağzında... İyi, güzel de... Halka sorsak "Demokrasi nedir?" diye... Kaç kişi tarifini yapabilir?

Yok, yok... Vazgeçtim. İnsafsızlık olur... Gariban halk ne bilsin demokrasinin tarifini... Sözcüğü kullanmasına kullanır ama ne demek olduğunu bilmez... "İyi bir şey"dir onun için sadece... Mademki iyidir; ister demokrasiyi... Ağzından da düşürmez... İyi bir şey olsun yeter...

Bürokratlara, siyasi parti lderlerine soralım. Kaçı tarifini yapabilir?

Yok, yok... Ondan da vazgeçtim. Sormayalım. Olur ki bilemezler de toplum önünde mahcup olurlar sonra...

En iyisi Türk Dil Kurumuna sormak... Ne diyor Türk Dil Kurumu?

"Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi, el erki, demokratlık."
Hayret! "Cumhuriyet"in tanımına benziyor sanki... O zaman "Cumhuriyet" tanımına bakalım:

"Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi."
Allah Allah! Bir gariplik var... Sanki cumhuriyetle demokrasi aynı şey gibi... Tek fark, "Demokrasi" tanımına bir cümle daha eklenmiş. Hiçbir fark yok...

Bir de "Dil Derneği"ne bakalım, o ne diyor?

Hayret! O da Türk Dil Kurumu'ndan bire bir kopyalamış, yapıştırmış.

Yahu ne menem şeymiş şu demokrasiyle cumhuriyet!

Bugüne kadar halk; cumhuriyet, demokrasi isteyip duruyor da ne istediğini bilmiyor mu acaba? Peki bürokratlar, partiler?..

Birden aydınlara sormak geçti aklımdan... Hani şu kendi kendilerini "aydın" ilan edenlere... Olur ki milleti aydınlatırlar(!)

Yok, yok! Ondan da vazgeçtim. Nasılsa her kafadan ayrı bir ses çıkacak, milletin kafası büsbütün karışacak. Bırakalım böyle gitsin, daha iyi... Kimse bilmiyor demokrasinin ne olduğunu ama hiç değilse insanlar konuşup anlaşıyorlar. Ne dediklerini bilmeden... Ama anlaşıyorlar ya, bu kâfi... Bilmek şart değil...

Bilenler biliyor da ne oluyor ki?

HADEP demokrattı, PKK demokrat... DTP demokrat... Türkiye Komünist Partisi demokrat... Muhalefet demokrat... Hükümet demokrat... Millet demokrat... Ülkede herkes demokrat... Bu kadar demokrasi, bu kadar bilgi yeter de artar bile...

27 Ocak 2010 Çarşamba

Darbe saçmalığı bıktırdı.


Darbe konusunu ciddiye alanlar Okan Karaca'ya benziyor. Hazır bir fırsat yakalamışlar (veya yaratmışlar), feryat edip duruyorlar. "İmdaaat! Asker darbe yapacaaakkk!"

İyi, güzel de, bu alçakça şov'a bir dur deme zamanı gelmedi mi artık?

Yeter yahu; maskaralığın da bir hududu var!

Vatan Gazetesi'nde Bülent Çelik'in karikatürü de bir benzeri durumu yansıtıyor.

Asker bağırıp duruyor "Valla darbe falan yapmayacağız!" diye... Kimse duymuyor. "Yapcaaaannn, yapcaaaann! ben biliyorum. Çünkü daha önce de yapmıştın..."

Darbe planı yapmakla suçlanan emekli Orgeneral Çetin Doğan, "Hodri meydan!" diyor, çıkıyor Habertürk TV'ye (26.01.2010). Darbe yapılacağını iddia eden yazarlar da davet ediliyorlar ama gelmiyorlar; yardımcı yalakaları geliyor. Gelmedikleri gibi başka zaman da gelmeyeceklerini, askerle yüzleşmeyeceklerini söylüyorlar.

Em. Org. Çetin Doğan sorulara cevap veriyor ama anlayan yok... Em. Org. Çetin Doğan gene tekrarlıyor "Yahu bak kardeşim! Ses kaydını bir daha dinle! "Jenerik" diyorum orda... Ya anlamıyorsun, ya da anlamak istemiyorsun! Halkı meydanlarda toplama konusu ise; bir deprem, bir afet durumunda ne yapılacağı ile ilgili, vali ile yapılmış görüşmenin bu seminer kayıtlarına montajla eklenmiş hali. Alçaklık!"

Gazeteci olduğunu iddia eden kişi ısrar ediyor "Darbe yapcaktın! Bak, ne demişsin? Başbakanı uyaracağından bahsediyorsun! Darbe yapcaktııın!"

Fatih Altaylı soruyor Emekli Orgeneral'e "Namusunuz, şerefiniz üzerine yemin edebilir misiniz?" Koskoca Paşa emeklisi gayet masumane namusu ve şerefi üzerine yemin ediyor. 72 milyon Türk Milleti önünde... Daha ne denir, ne yapılabilir ki?..

Milletin gözü önünde, gazetecilik adına bir rezillik sergileniyor.

Ne yapmak istiyorsunuz be adamlar? Siz bu milletin mensubu değil misiniz? Gerçekten askere neden bu kadar kininiz var? Asker olmasa siz nerede olurdunuz şimdi?

Darbeyi kimse istemiyor efendiler! Ne sağcısı, ne solcusu... Ne dincisi, ne laikçisi... Bu kesin! Kesin olmasına kesin de... Bir soruya cevap bulamıyorum: Hani olacak iş değil ya... günün birinde, Büyük Millet Meclisi'nde elinde %30-40'la değil de %70'le çoğunluğu bulunduran herhangi bir parti, halkı temsil ettiğine göre, hilafeti geri getirme yasası çıkartsa, millet ne yapacak; ne yapmalı? Ordu ne yapacak; ne yapmalı?

Zor soru, değil mi?


10 Ocak 2010 Pazar

Seçim mi? Ne seçimi?


Nasıl seçimdir ki bu, hiçbir partinin programını bilmeden; hatta seçime katılacak partilerin isimlerini bile bilmeden oy veriyoruz?

Yakın zamana kadar, seçim öncesi, parti propagandaları devlet radyo ve televizyonlarından yapılırdı. 2007 seçimlerinde ne televizyonlarda ne de radyolarda parti propagandalarını duyabildik. İşin ilginç yanı, muhalefet partileri de buna ses çıkarmadılar.

Peki, nasıl seçim yapıldı ve kimler kimlere oy verdi?

EZBER! Halkın ezberiyle yapıldı seçimler. Herkes kafasında bir futbol takımı tutar gibi parti bellemiş, reyini ona verdi. Bunun adı da seçim oldu.

Gerçeklere bakarsanız seçim falan olmadı; taraftarların oylaması yapıldı.

Seçim zamanı vatandaşın önüne sandık koyup milleti sandık başına çağırmakla seçim olmaz. Seçim; partilerin programlarının incelenmesi ve propagandalar sonucu, halkın tercihinin belirlenmesidir. Oysa bizde kimse parti programını bilmez, partiler tarafından da halk bilgilendirilmez. Sonra da oylama sonucuna "seçim" denir.

Partiler, parasal güçlerine göre propaganda yapıp kendilerini tanıtabilmektedirler. Yani parası olmayan veya yeni kurulmuş partilerin kendilerini tanıtma imkânı da olmaz. Peki, ya bu yeni kurulan partiler gerçekten idealistlerden, gerçekten ülkeyi iyi yönetebilecek kapasiteli kişilerden oluşmuş idiyse... Harcanıp gidecek; sesini bile duyuramayacak...

Böyle seçim mi olur! "Çok parası olan parti iktidara gelir! Olmayanın adı bile edilmez" demektir bu... O zaman buna da demokrasi denmez.

Yapılması gereken; çok daha önceki seçimlerde olduğu gibi, tüm partilere radyo ve televizyonlarda eşit süreler ayrılarak kendilerini tanıtma fırsatı verilmesi... Ve de bu programların devlet radyolarından bedelsiz olarak yapılması...

Her partinin programı halka açıklanmalı, halk bilinçlendirilmelidir. O zaman yapılacak seçimlere "seçim" denilebilir.

Yaşar Nuri Öztürk'ün, Osman Pamukoğlu'nun, Hüsamettin Cindoruk'un parti kurduğunu tüm ülkede kaç kişi biliyor? Bu partilerin programlarını, hatta adının ne olduğunu kim biliyor, kaç kişi biliyor? Bu partiler yeni kurulduklarından paraları olmadığına göre; seçim öncesi, devlet televizyonlarında propagandalarını yapamazlarsa, kendi parti programlarını yayımlayamazlarsa, bu partileri kim nasıl tanıyacak da onlara oy verecek? Böylesi bir seçime nasıl "seçim" denecek?

Bu soruna hükümet çare aramıyor veya bulamıyorsa, en azından muhalefet partileri bunu dile getirmeli değil mi? Hadi, "onların işine gelmez. Kendilerine rakip çıkarmak istemezler" diyelim... Basın organları da mı buna bir çare bulamaz, dile getiremez? Nasıl demokratikleşmedir ki bu?

İster zamanında, isterse erken olsun, gelecek seçimler de şimdiden bir tedbir alınmaz, böylesine bir keşmekeş içinde yapılırsa, bir 5 yıl daha heba olacak demektir.

Vah milletim!

8 Ocak 2010 Cuma

Türkiye'de işsizliğin temel nedenleri


Konu üzerinde birçok bilimsel yazı yazılmış, birçok araştırma yapılmış. Bilimsellikten geçilmiyor ama görülen o ki kimse gerçek nedenini bulamamış. Bulamazlar da... Çünkü bu konuda bilimsellik olarak kabul ettikleri şey, Batı'nın yazdığı ekonomi kitaplarındaki ezberlenmiş satırlardan, gözü kapalı kabullerden başka bir şey değil.

İşin aslını kavrayabilmek için, Türkiye'de, cumhuriyet döneminin başından bugüne tüm refleksleri irdelemek gerekir. Atatürk'ün ortaya koyduğu ekonomik modelle -hem de 1929 dünya ekonomik krizine rağmen- körpecik cumhuriyetin, dünyayı şaşırtan bir şekilde nasıl toparlandığını, hemen Atatürk'ün ölümüyle nasıl bir çöküşe geçtiğini tarafsız bir gözle incelemekle mümkündür. Batı'nın ezberlettiği ekonomi mantığıyla değil...

Cumhuriyetin henüz 6. yılını idrak ettiği günlerdeki bu dünya krizinden, o yoksulluk içindeki, savaştan yeni çıkmış Türkiye'nin toparlanması, ayağa kalkması, elbette Batı'nın ekonomi mantığının taklit edilmesiyle mümkün olamazdı. Türkiye ekonomisi, Atatürk'ün ezber bozan dehası ile kurtarılmıştı.

Kimse kalkıp da "O günkü dünya başkaydı, bugünkü dünya bambaşka" veya "Globalleşme var efendim!" gibi gene ezberci cümleler kullanmasın! Bırakalım artık şu ezberciliği de biraz geçmişi gözlemleyelim, biraz mantık yürütelim. Atatürk'ün yaptığı gibi... Hür mantık... Batı ezberi değil!..

Önümüzde kimseye nasip olmamış muhteşem bir örnek olduğu halde bugün neden milletçe sürünüyoruz, bu da ayrı bir zavallılığın göstergesi...

İşsizlik sorununun ilk sorumlusu Türk sineması...

"Nasıl olur!" demeyin... 50 yıl boyunca, üç kuruşluk kâr uğruna (kâr falan da etmediler ya...), tüm halka "Hırsız fabrikatörün çocuğu, fakir namuslu kız aşkı" filmleri seyrettirildi. "Fabrikatör eşittir hırsız" imajı, zihinlerde öylesine yer etti ki zaten sayısı üç-beşi geçmeyen fabrikatörler, halk içine çıkamaz oldu; fabrikatörlük utanç haline geldi. Daha düne kadar biraz gösterişli evlerin duvarlarına spreylerle "Hırsız apartmanı" yazıldığı zihinlerde tazeliğini koruyor. Bu etki günümüzde de devam etmekte...

Artık fabrikatör falan kalmadı. İstedikleri oldu. Kına yaksınlar...

Fabrika demek üretim demek, iş demek, istihdam demek, ihracat demek... Ülkenin zenginliği, dolayısıyla halkın zenginliği demek... İşte artık fabrika yok... İşsizlik de tavana vurdu. Bundan sonra kimse de fabrika kurmaya kalkmaz. Enayi mi adam! Sermaye koyacak, işçinin sendikasına hesap verecek, işçinin kıdem tazminatı yükünün altına girecek, her dakika devlete, maliyeye hesap verecek... en ufak krizde, tüm varlığını kaybedecek... sıkıntıya düştüğünde, vergisini ödeyemediğinde, devlet sanayicinin yanında olacağına ilk iş olarak yurt dışı yasağı koyup, sendikalarla birlikte adamın malına mülküne el koyacak, haraç mezat makinelerini satıp, maliye vergisini, işçi kıdem tazminatını alacak...

Sermayedar işin kolayını buldu artık. Ya üç-beş kişilik kadroyla ticaret yapıyor, ya da parasını emlake veya faize yatırıyor. Artık günümüzde tefecilik yapmayan ayakta duramıyor. İşte bunun için "Finans kuruluşu" adı altında tefeciden geçilmiyor memlekette.

İşsizlik gittikçe artacak beyler! Fabrika bacaları yükselmedikçe, bir ülkede üretim olmadıkça işsizliğe çare bulunamaz.

İkinci sorumlu bankalar...

Atatürk zamanında bankacılık sistemi, dünya bankacılık anlayışından çok farklı bir amaçla, farklı bir mantıkla kuruldu. Batı dünyasında bankalar ticarethane olarak kurulurken, Türkiye'de sanayii kalkındırma amaçlı kuruldu. Halkın küçük tasarruflarının büyük sermaye oluşturması sağlandı. Bu paralarla fabrikalar kuruldu.

Günümüzde bankalar, halkın tasarruflarından ne kadar kâr elde ettikleriyle övünüyorlar. Devasa binalar inşa ederek halka adeta "Bakın sizi nasıl yoluyoruz!" mesajı vererek alay ediyorlar.

Bankalar devletleştirilerek, bugün yapılanın tam aksine millileştirilerek ticarethane olmaktan çıkarılıp sanayiye destek verir duruma getirilmedikçe bu ülkede hiçbir yere varılamaz, işsizlik ve fakirlik sorunu çözülemez.

Üçüncü sorumlu, sendikalar:

Türkiye için sendikalaşma henüz çok erken. Sanayi oturmadan, sınai müesseseler güçlenmeden sendikacılık para etmez. Zaten insanlar sanayici olmak istememekte, işçinin yükünü taşımaya yanaşmamaktayken; mevcut birkaç fabrika da ayakta kalma savaşı verirken, sendika işçinin hakkını nasıl koruyacak? Bu şartlarda fabrika sahipleri için sendikalar bir öcüden başka bir şey değil!

Fabrika sayısı o kadar artmalı ki, işçi bulamaz hale gelmeli. Arz-talep dengesi zaten işçinin maaşının yüksek olmasını sağlar. İş yerleri, işçi bulabilmek için cazip ücret teklif etmek zorunda kalırlar. Sendikaya da gerek kalmaz.

Dördüncü sorumlu, sigorta ve vergi:

Bugün işçinin aldığı net ücret kadar devlet vergi ve sigorta kesintisi yapmakta... Yani devlet işverene diyor ki: "İşçiye ne kadar verirsen, bana da o kadar vereceksin." Adeta patron, işçi çalıştırdığı için cezalandırılıyor.

İşçi, aldığı net ücrete bakar. İşveren de ödediği brüt tutara... Bugün 600 lira net alan bir işçinin işverene maliyeti -yemek maliyetiyle beraber- 1200 lirayı geçiyor. İşveren, ortalık süpürmek için bir işçiye 1200 lira vermekten şikayet ederken, eline 600 lira geçen işçi de bu parayla geçinememekten şikayetçi. Bu şartlarda işsizlik elbette artar...

Beşinci sorumlu, kıdem tazminatı:

İşçi çalıştırdığı sürece bir işveren; işçi adına sigorta, sigorta işveren payı, vergi, öğle yemeği, sosyal yardımlar gibi ödemeler yaptıktan sonra, bir de her yıl için bir maaş kadar kıdem tazminatı borçlanmakta... Herhangi bir nedenle bir işçiyi çıkarmak istediğinde bir de ihbar tazminatı ödemek zorunda... Bu şartlarda kimse sanayici olmak istemez; kimse bu kadar yükün altına girmez. Hele, zora girdiğinde bir de devlet icra ve hacizle üstüne gelecekse, asla...

Sermayesi olan herkes ya tefeciliğe kayar, ya da kolay para kazanma yolları arar. İstihdam yükünün altına girmez...

Bu şartlar değişmeden, işsizlik daha çok büyür ama asla azalmaz. Herkes bunu böyle bile...

2 Ocak 2010 Cumartesi

Neden asker düşmanlığı?


Son günlerde sıkça konuşulan bir konu, asker düşmanlığı... Nedir, nasıl iştir anlamak mümkün değil!

Asker kimdir, önce ona bakmak lazım. Asker ithal midir, aydan mı gelmiştir, uzaylı mıdır?

Asker sensin, benim. Senin evladındır, benim evladımdır. Senin babandır, benim babamdır asker.

Herkesin sırayla yaptığı bir görevdir askerlik. Kendi varlığını, kendi toprağını, kendi namusunu, kendi ailesini ve milletini korumak üzere, kendi varlığından kurulmuş bir müessesedir.

Başka dünyalardan gelmiş bir yaratık değildir asker. Askere düşman olmak, sapıklıktan öte bir şey olamaz. Kendine düşman olmaktır, askere düşman olmak. Kimde böyle bir zihniyet varsa, acilen tedavisi gerekir.

Ancak düşündürücü bir husus var... Asker düşmanı sayısı göründüğü kadarıyla pek de azımsanacak miktarda değil... Asker düşmanlığı bir hastalıksa ve de bu düşmanların sayısı biraz kabarıksa, başka bir yerde bir hastalık daha var demektir. Bireysel hastalığın dışında...

Her hastalık küçük çapta olduğu sürece ihmal edilebilir. Ancak, ülke içinde sesi duyulmaya başlamışsa, gündemi işgal edecek boyuta gelmişse, durum ciddiyet arz ediyor demektir. Aynen grip salgını gibi... Üç-beş grip vakası önemsenmez ama yaygınlaşması durumunda tedbir gerekir; yaygınlaşmasının önlenmesi gerekir.

Önce teşhis gerekir. Teşhis de ancak konunun uzmanları tarafından konulur. Bizlere düşmez yani... Bize düşmez ama hasta bizsek; uzmana hastalığımızı açmamız, rahatsızlık ve şikayetlerimizi söylemek de bize düşer.

Askerliğini yapmış her erkek, ordu bünyesinde subay-astsubay, astsubay-yedeksubay, astsubay-er, çavuş-er vs. arasındaki rahatsızlıkları, hoşgörüsüzlükleri ve sevgisizlikleri bilir.

Ne var ki Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sn. İlker Başbuğ'un, astsubayları Gazi Orduevi'ndeki 30 Ağustos Resepsiyonu'na çağırması ile olumlu ilk adım atılmış oldu. Bu önemli gelişmenin her alanda devam etmesi, ordu içindeki sevgi ve bütünlüğün güçlenmesine katkıda bulunacaktır.

Ancak kanaatimce asıl sorun burada değildir. Zira bunların bir kısmı ordunun içinde, ailede olduğu gibi kendi iç sorunları şeklinde kabul edilebilir. Ancak diğer bir kısmı çok önemlidir.

Astsubay-yedeksubay ve er-erbaş ilişkileri:

Zira ordunun önemli bir kısmını yedeksubay ve erler teşkil etmekte. Ve bu zümre, sırayla halkın tamamından oluşmakta. Geçici olarak... Zira er ve yedeksubaylar hem ordunun büyük bir kısmını teşkil etmekte hem de milletin bütününü...

Her Türk erkeği, ya yedeksubay ya da er olarak vatan görevine gitmekte... Çoğunlukla davul-zurna eşliğinde orduya katılmakta... Ne var ki orduya katıldığı günden tezkere alıncaya kadar; eğitimsiz, çoğu kendini bilmez kimselerin ellerine terk edilmekte... Hemen hemen hiçbir subay, alt kademedeki bu insanların sorunlarına eğilmemekte.

Asker oluncaya kadar toplum içinde hiçbir yere varamamış, adam yerine konulmamış, askerlik sonrası da hiçbir yere varamayacak kimseler; talim öğretmeni, erbaş olduklarında emir verme yetkisiyle donatılıyor. "Ne oldum delisi"ne dönüşüyor. Bunların davranışları, subaylarca denetlenmiyor. Bu denetimsiz, kendini bilmez kişiler yüzünden hemen hemen her delikanlı nefretle doluyor.

Bu durum, kısmen yedeksubaylar için de geçerli. Sevgiyle, vatana hizmet amacıyla askere giden gençler, "disiplin" adı altında, itilip kakılmayla, hor görülmeyle karşı karşıya kalıyorlar. Bu kişiler sivil hayata döndüklerinde askerlik hakkında hiç de iyi şeyler söylemiyorlar, askere iyi gözle bakmıyorlar.

Bu kişilerin içindeki bazı zayıf karakterlilerin, sivil hayatta asker karşıtı olmaları için küçücük kışkırtmalar yetebilir.

Ordunun, bu konuyu ele alması, derhal çözüm getirmesi gerekir. Her askere giden Türk erkeğinin olumlu intibalarla sivil hayata dönmesini sağlayacak tedbirler alınmalıdır. Bu da ancak, yüksek rütbeli kumandanların; er, erbaş ve yedeksubayları, güvenilir, ehliyetli ellere teslim etmesiyle mümkündür.

Astsubaylara yeni yaklaşım çerçevesinde, daha önemli olduğuna inandığım bu konuya da eğilmekte yarar vardır sanıyorum. Disiplin başka, eziyet başka şeydir. Sevginin olduğu yerde disiplinin daha etkin olduğu muhakkaktır. Gözbebeği ordumuzun; yarının aile reisi olacak gençlerimizi sevgiyle kendisine bağlaması, potansiyel asker düşmanı sayısını azaltacaktır.

Bugüne kadar gerek askere saygı gerekse korku nedeniyle hiç konuşulmamış bu konu artık gündeme getirilmeli; toplum önünde değilse bile, yüksek rütbeli subaylarımız arasında tartışma konusu haline getirilerek çözüm aranmalıdır.

Bu miletin özelliği zaten doğuştan asker olmasındadır. Genetik yapısı itibariyle her Türk evladı doğuştan askerdir. Vatan görevi sırasında ek bir baskıya ihtiyacı yoktur. Bilimsel disiplin metotları uygulanarak eğitilmesi öngörülmelidir. Son derece yetişkin kadroya sahip olan ordumuz için bu çok kolaydır. Yeter ki ele alınsın. Bu konuda sanki biraz ihmal var gibi...

Düşünüyorum da... Acaba bu kadar asker düşmanı yetişmesinde ordunun bu ihmalinin de hiç payı yok mu?