8 veya 9 yaşlarındaydım; 1950'li yılların başıydı. Küçük bir hikaye kitabı almışlardı bana. Kim almıştı hatırlamıyorum ama beni çok etkilemişti.
Çok basit, sıradan bir çocuk masalı; ama...
Altın Yumak...
Küçük bir çocuk varmış. Yaş gününde ona bir hediye almışlar. Çok değişik bir hediye... Küçük bir fanus içinde, altın telden oluşmuş bir yumak. Yumağın incecik teli, fanusun tepesindeki küçük bir delikten çıkıyor, yavaş yavaş havaya karışırken yumak da yavaş yavaş sağılıyormuş. Sağılan her miktar, ömürden harcanan saatlermiş.
"Bu sihirli bir yumaktır." demişler çocuğa... "Her üzüldüğünde, her sıkıldığında, sıkıntılı günlerinin çabucak geçmesi için yumağın sağılan ucundan yavaşça çekiverirsin; hemen günler geçer. Ne kadar hızlı çekersen o kadar çok gün geçer. Sen de sıkıntılı günlerini aşarsın." demişler.
Çok sevinmiş çocuk buna... "Artık hiç sıkıntım kalmayacak." demiş. Yatağının başucuna koymuş fanus içindeki yumağı; her gece, yumağın sağılarak ince ucunun havaya karışmasını seyrederek uykuya dalıyormuş.
Günün birinde hastalanmış. Ateş, mide bulantısı, kusma...
Birden hatırına gelmiş yumak; "Hem denerim, hem de sıkıntımdan kurtulurum." demiş ve ucundan çekivermiş yumağın. Hızla dönmeye başlamış yumak; aynı hızla sağılmaya başlamış altın tel, fanusun ucundan. Önce korkmuş çocuk; sanki hiç durmayacakmış gibi gelmiş yumağın dönüşü... Ama biraz sonra eski haline dönmüş ve gene ağır ağır sağılmaya başlamış altın tel.
Çocuk bir de bakmış; günler, haftalar geçivermiş. Artık ateşi de yokmuş, kusması da. Çok sevinmiş buna çocuk. "Yaşasın!" demiş, "Çalışıyor!.." Artık çok mutluymuş. Hiçbir endişesi kalmamış gelecekten.
Çocuk bu ya, annesinden azar işitmiş bir gün; küsmüşler birbirlerine... Aman Allah'ım, ne sıkıcı günler... Evde tat yok, huzur yok, suratlar asık... Dayanılır gibi değil. Gene aklına gelmiş altın yumak. Hemen çekivermiş ucundan biraz. Hızla dönmeye başlayan yumakla birlikte altın tel de hızla sağılmaya başlamış; gene geçivermiş günler haftalar; her şey düzelivermiş.
Yıllar böyle geçip gitmiş. Delikanlı olmuş, iş adamı olmuş, olgun yaşa gelmiş. Ne zaman canı sıkılsa, ne zaman işleri ters gitse çekiveriyormuş yumağın ucundan. Her dert hızla geçip gidiveriyormuş. Tabii ömür de... "Ama olsun; sıkıntı yaşamıyorum ya..." diyormuş. "Koca bir ömür var önümde..."
Malum, yıllar çabucak geçivermiş. Yaşlılık gelip çatıvermiş. Sıkıntılar, üzüntüler, hastalık her geçen gün daha da artıyormuş. Her seferinde "Ne olursa olsun!" diyerek çekiveriyormuş yumağın ucundan.
Bir gün gene halsiz düşmüş, yataktan kalkamaz hale gelmiş. "Bana da ne oluyor? Neden bu kadar halsizim?" diyerek aynaya baktığında, kırışmış bir yüzle, ağarmış saçlarla karşılaşmış. Ağrıları da çokmuş... "Kurtuluvereyim şu sıkıntılı günlerden" diyerek baş ucundaki yumağa yönelmiş. Fakat o ne! Yumakta sarılı birkaç sıra tel kalmış, kala kala... Hemen elini çekmiş yumaktan, korkuyla. "Hayır, dayanacağım bu ağrılara..." demiş. Dayanmış dayanmasına da, yumağın dönüşü devam ediyormuş. Vaktiyle hiç azalmak bilmeyen yumağın telleri bu sefer gözle görülür biçimde azalıyormuş. Neredeyse bitti, bitecek...
Ağrılarına, ıstırabına rağmen yumağın sağılışını azaltmaya çalışmış bu sefer. Çünkü daha çok yapacak işi varmış. Yarım kalmış, bir türlü tamamlanamamış işler... Ama yumağın sağılmasını azaltmayı başaramamış. "Keşke" demiş, "bu yumak bana hediye edildiğinde, hızlandırmasını öğrenirken yavaşlatmasının nasıl olacağını da öğrenseydim." Ne var ki yumak hızlanabiliyormuş ama yavaşlatmak mümkün değilmiş.
Çok basit, sıradan bir çocuk masalı... Ama...
İnsanlar ibret almıyor işte... Bugün 67 yaşındayım. Beni bu kadar etkileyen, bugün hâlâ hatırlayabildiğim bu masaldan ne anlamışım diye bakıyorum da... Galiba şimdi anlayabiliyorum bu masalın ne demek istediğini; bunca yıl sonra...
Yumakta çok az tel kalmış. Hâlbuki sıkıntılarım, dertlerim o kadar çok ki... Yarım kalmış, yapacak o kadar çok işim var ki... Durduramıyorum, hatta yavaşlatamıyorum o yumağı...
Hem de sanki ilk günlerdekinden daha mı hızlı dönüyor ne...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder