2 Eylül 2010 Perşembe

Siyasetçiler duysun!


Değerli tarihçi Cemal Kutay'ın, OTUZBİR MART 85. YAŞINDA - bir "GERİ DÖNÜŞ"ün mirası (1909-1994-?) adlı kitabından bir alıntı:

(ISBN - 975 -376 - 089 - 2, Kazancı Kitap Ticaret A.Ş., b. 1994, s.507)


"DÖRTLÜKLERLE EBEDİ HAKİKATLER

Ülkenin manevî/dinî hayatı, "bir GERİDÖNÜŞ'ün mirâsı"nı temsil edenlerin gizli/açık fealiyetlerine sahnedir.

Gerçek müminlerin, DİN'i politika dışında kutsal yerinde görmek hasretinde olanların duygularını hâfızalarda iz bırakacak yeterlikle mısralaştıran aşağıdaki dörtlükleri kitabımın sonuna alıyor, değerli hukukçu şairine teşekkür ediyorum. (Cemal Kutay)"

-1-

Bütün kâinat sığar, küçücük bir rumuza,

Su serper bu inanış, susayan ruhumuza.

Her namazda Tanrı'nın huzuruna varırız,

Tek bir vücutmuş gibi saf saf, omuz omuza.

-2-

Namaz bir ibadettir, moda ve âdet değil.

Sadece yatıp-kalkmak, gerçek ibadet değil.

O huzura herşeyden arınarak çıkılır.

Din bir inanç işidir, asla siyaset değil.

-3-

Bana ne papaz lâzım, ne keşiş, ne de haham.

Tanrı'ya varmak için ben aracı aramam.

(Ruhban sınıfı) yoktur müslümanlık dininde,

Buna özenmek ise hem günahtır, hem haram.

-4-

Yalnızca Allah için yapılır bir ibadet,

Ne menfaat gözetir mümin, ne de siyaset.

İMAN, kullarla ALLAH arasındaki yoldur,

Bu yolu başka yöne çevirmeye ne hacet.

-5-

Sevgi aşılar KUR'AN... Göze ve dile sevgi...

Cehennemden bahseden âyete bile sevgi.

Kin, nefret, gıybet yoktur, (telkin) ve (tebliğ) vardır.

İSLAM'ın tek temeli sâf bir kalb ile sevgi.

-6-

Allah; (RABB-ÜL ALEMİN) değil mi bre yobaz?

O'nun yarattığını vurdun habire yobaz.

O kanlı ellerinle karıştırma Kur'an'ı

İslâmı sen öldürüp koydun kabire yobaz.

-7-

(Katli vaciptir...) deyip işliyorsan cinayet,

Günahını Allah'a fatura ediyorsun.

(Vekâletname) değil, bir (tebliğ) dir her âyet,

Sen Kur'an'a düpedüz iftira ediyorsun.

-8-

SEVMEK için bir ömür yetmez hiçbir fâniye,

Öyleyse bu NEFRET ne? Bu cenk, bu kavga niye?

Kimi yüz yıl yaşasa anlayamaz sevgiyi,

Kiminin tüm ömrüne bedeldir bir sâniye.

-9-

Çalışmadan İNSANLIK gururuna varılmaz.

Düşünmedikçe TEVHİD şuuruna varılmaz.

Günahı ve hatâyı TANRI affeder ama,

KUL HAKKI'yla Tanrı'nın huzuruna varılmaz.

-10-

Tanrı'ya giden yolda koltuk değneği olmaz.

İmandan başka şeyin rolü, emeği olmaz.

Yalnızca kendi kalbi rehber olur insana,

Dinin ve ibadetin; vakfı, derneği olmaz.

-11-

Bu kapı (BAB-I HAKK)tır, yorgun-argın geçilmez.

Bütün benliğinle çal... Mahmur-dalgın geçilmez.

Sevmek, hakka riayet anahtarıdır O'nun,

Küçük bir karıncaya bile dargın geçilmez.

-12-

Her mevsimde renk vardır, yalnızca yazda değil.

Her renkte bir ton vardır, yalnız beyazda değil.

Dürüst olmak-Çalışmak-Sevmek de ibadettir.

Tanrı her yerde vardır, yalnız namazda değil.



20 Ağustos 2010 Cuma

Referandum öncesi... YORUMSUZ



İsrâ suresi, 16. ayet



وَإِذَا أَرَدْنَا أَن نُّهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُواْ فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا


Bir memleketi helâk etmek murad ettiğimiz vakıt ise onun devletlerine (itaat) emrederiz, onlar itaat etmez de orada fısk yaparlar, bunun üzerine o memleket aleyhine huküm hakkolur artık onu tedmir eder de ederiz.

(Elmalılı Orijinal çevirisi)


Ve Biz bir beldeyi helâk etmek murad edince onun devlet sahiplerine (hakka itaat etmelerini) emrederiz. Onlar ise orada fısk (ve fücurda) bulunmuş olurlar. Artık o beldenin üzerine söz (helâkları hakkındaki hüküm) hak olmuş olur. İmdi onu (o beldeyi) tamamen helâk ile helâk etmiş oluruz.

(Ömer Nasuhi Bilmen çevirisi)


Biz bir kenti helâk etmek istediğimiz zaman onun varlıklılarına emrederiz, orada kötü işler yaparlar, böylece o ülkeye (azâb) karâr(ı) gerekli olur, biz de orayı darmadağın ederiz.

(Süleyman Ateş çevirisi)


Bir şehri helâk etmek istersek ileri gelenlerine emrimizi tebliğ ederiz, buyruktan çıkar, orada isyâna koyulurlar da azâbı hak ederler, biz de onları tamamıyla helâk eder, orasını yerle yeksan ederiz.

(Abdülbaki Gölpınarlı çevirisi)


Biz bir ülkeyi/medeniyeti mahvetmek istediğimizde, onun servet ve nimetle şımarmış elebaşlarına emirler yöneltiriz/onları yöneticiler yaparız da onlar, orada bozuk gidişler sergilerler. Böylece o ülke/medeniyet aleyhine hüküm hak olur; biz de onun altını üstüne getiririz.

(Yaşar Nuri Öztürk çevirisi)


Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helâke müstahak olur; biz de orayı darmadağın ederiz.

(Diyanet Açıklamalı çevirisi)

30 Temmuz 2010 Cuma

Gönül, çalamazsan...


Gönül, çalamazsan aşkın sazını
Ne perdeye dokun ne teli incit
Eğer çekemezsen gülün nazını
Ne dikene dokun ne gülü incit

Bülbülü dinle ki gelesin coşa
Karganın namesi gider mi hoşa
Meyvesiz ağacı sallama boşa
Ne yaprağını dök ne dalı incit

Bekle dost kapısın sadık dost isen
Gönüller tamir et ehli dil isen
Sevda Sahrasında Mecnun değilsen
Ne Leyla'yı çağır ne çölü incit

Rızaya razı ol hakka kailsen
Ara bul mürşidi müşkülde isen
Hakikat şehrine yolcu değilsen
Ne yolcuyu eğle ne yolu incit

Gel haktan ayrılma hakkı seversen
Nefsini ıslah et er oğlu ersen
Hüdai incinir, inciden versen
Ne kimseden incin ne eli incit

Aşık Hüdai



Not: Arzu Yalhı tarafından gönderilmiştir.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Bölücülük alışkanlık oldu



Bakanların başı, yaptığı bir konuşmada "MHP tabanlı kardeşlerim, CHP tabanlı kardeşlerim" diyerek referandumda oy istedi. MHP ve CHP tabanları birdenbire bakanların başının kardeşleri oluverdi. Nasılsa?..

Bu çağrı, doğrudan doğruya parti tabanlarının partilerine ihanet etmesi için bir çağrı. Parti sempatizanlarının arasına nifak sokmak... Bugüne kadar görülmemiş bir ihanet çağırısı... Bölücülük!..

Bu AKP zamanındaki kadar çirkinleşmemişti siyaset... Böylesine bir bölünme yaşanmamıştı; böylesine bir bölücülük görülmemişti.

"Türkiye'nin her tarafını bölünmüş yollarla donatırken(...)" diye konuşma yapmış bakanların başı. Alışkanlık haline geldi bölme, ayrıştırma... Demek ki AKP, yollardan başladı bölmeye... Öyle diyor bakanların başı... Hukuk, ordu, millet... bölünmedik hiçbir şey kalmadı. Alışkanlık haline geldi bu bölme... Tamamen parçalanmaya ramak kaldı.

Bundan 3 yıl evvel ve daha öncesi böylesine bölünme var mıydı?

İlk olarak bakanların başı "Kürt sorunu..." dediğinde, bölücülük yapıyor diye ortalık birbirine girdi. Sonra ne oldu? Aydınlar dahil herkes "Kürt sorunu"ndan bahseder oldu. Yetmedi... Artık vatanın bölünmesi tartışılıyor. Demokrasi(!) var ya... Her şey tartışılmalıymış... Bunu talep eden aydınların(!) yatak odalarında ne yaptıklarını da tartışsak herhalde demokrasi anlayışlarına uyar diye düşünüyorum. Öyle ya, artık her şeyi tartışmalıyız madem!..

Kürt sorunu falan yok bu memlekette... Milletin sorunu var. O da bu hükûmet... Bu hükûmet gelmeden önce böyle sorunlar var mıydı? Bakanların başı "Kürt sorunu" demeden önce var mıydı böyle bir sorun?

Millet, uyuşturucuya alıştırılırcasına alıştırılıyor bölünmeye...

Alevi sorunu unutuldu, açlık sorunu unutuldu, işsizlik sorunu unutuldu, şeker pancarı ekicilerinin sorunu unutuldu; çiftçinin, köylünün, esnafın, fabrikatörün sorunu unutuldu. Zaten hiçbiri önemli değil! Kürt sorunu önemli beyler, Kürt sorunu!...

Açılım Kürtler için, hukuk Kürtler için, millet Kürtler için var adeta... Adeta Türkiye'de Kürt devleti kurulacak! Altyapısı oluşturuluyor resmen. İşin garip yanı Kürtlerin böyle bir talebi de olmadı bugüne kadar. Kürtlerin böyle bir açılım falan talebi de olmadı. Sadece PKK'nın ve meclisteki uzantılarının arsızca, küstahça istekleri var. Açılım yapıldıkça daha da küstahlaşıyor, daha da azgınlaşıyor bu PKK ve uzantıları.

Kimse sormuyor; neden bu açılım hep Kürtler için? Diğerleri, bizler millet değil miyiz? Neden bizim için hiç açılım yok? Neden diğerleri için, Haberallar için, Ordu mensupları için, Cumhuriyet savcıları için hapis ve kapatma var da Kürtler için açılım var? Allah'tan çingeneler kabul etmedi de çingene açılımı yapılamadı. Hem de bakanların başı "Ben içinizden biriyim" dediği halde... Bir de çingene sorunu yartılacaktı ama çingeneler yanaşmadı, çingene sorunu çıkmadı.

Alışkanlık haline geldi bölücülük... Bir de bakanların başının yaptığı çağrıya uyarak MHP ile CHP tabanı da bölünse... Yetecek mi bu kadar bölünme dersiniz? Hiç sanmam!

İyi ki ATA'm görmedi bugünleri!

Vah milletim!

20 Temmuz 2010 Salı

Garip bir duygusallık!


Bakanların başı, 30 yıl evvel idam edilmiş 22 yaşındaki 2 gençten bahsederek ağlıyordu.

Birkaç dakika sonra, PKK tarafından henüz şehit edilmiş, 20 yaşında 7 gencimizin şehadet haberini veren aynı bakanların başı çok metanetliydi. Hiç duygusallaşmadı. Herhalde ilk verdiği haberde döktüğü göz yaşından sonra gözünde yaş kalmamıştır da ondandır diye düşündüm.

İlk döktüğü göz yaşından sonra "Bunları idam edenlere hesap sormak için referandumda EVET oyu verin" deyince yanıldığımı anladım.

İkinci haberindeki şehitlerimiz oy getirme nedeni olmayacaktı ki... Neden ağlasın!..

30 yıl evvel idam edilmiş olan gençlerin analarının bile acısı küllendi, artık ağlamadıklarından eminim. Ama bakanların başı, tanımadığı o gençler için hâlâ göz yaşı dökebiliyor. O gençlerin analarından bile daha duygusal...

Peki henüz şehit olmuş 7 gencimizin anaları? Onlar ne olacak? Bakanların başı onlar için de birkaç damla göz yaşını yedeğinde saklasaydı iyi olmaz mıydı?

Vah milletim!..

Kahraman şehit evlatlarıma Allah'tan rahmet, ailelerine sabır diliyorum.

9 Temmuz 2010 Cuma

Bu nasıl milletin meclisi?


Bir terörist cenazesinde "İntikam" yazılı bir pankartın altında bir millet vekili (BDP Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici) konuşma yapabiliyor ve TBMM bu vekil hakkında herhangi bir soruşturma açmıyor. Bir soruşturma açılması, ve dokunulmazlığının kaldırılması hakkında bir talepte bulunmuyor. Muhalefetten dahi bir tepki yok. Demek ki iktidarıyla, muhalefetiyle, tüm meclis bu olayı olağan karşılıyor.

Nasıl meclistir bu? Kimin meclisidir?

Sadece tepki Genel Kurmay Başkanı'ndan geliyor. Ancak bu sefer de, bunu eleştiren Genelkurmay Başkanı'na yönelik "Başbuğ! Dağa çıkarız, hesabını sorarız" pankartı açılıyor.

Yetmiyor, Genel Kurmay Başkanı hakkında dava açılıyor. Pankartı açanlar hakkında da soruşturma açılıyor ama meclisten tık yok!

"Ya yeminine sadık kal ya da dağa çık" diyen Orgeneral Başbuğ'a, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, meclis kürsüsünden "Burası kışla değil, biz de senin emir erlerin değiliz!" diye kükreyerek, TBMM çatısı altında, PKK'ya destek verdiğini açıkça ifade edebiliyor ama gene Meclisten ses yok. Hükümet de muhalefet de bu kişinin dokunulmazlığının kaldırılarak bir soruşturma açılması talebinde bulunmuyor. Hatta muhalefet bir önerge dahi vermiyor.

Kimseden tık yok! Ama PKK'yla mücadele etmiş paşalar, albaylar, topluca mahkemelerde çete kurmaktan yargılanıyor.

Bu nasıl iştir? Bu nasıl meclistir, nasıl milletin meclisidir? Anlayamıyorum! Nereye gidiyoruz?

Gidişatı gördükçe içim yanıyor!

Vah milletim!

25 Haziran 2010 Cuma

Bu benzetme olmadı komutanım



Günlerdir düşünüyorum, bir türlü elim varmadı yazmaya... Pek kimse de yazmadı veya yazamadı zaten. Duyulmayacak kadar sessiz bir eleştiri geldi, o kadar... Ama içime sindiremedim, elim durmadı...

Sn. Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ; "Çanakkale Savaşı'ndaki kahramanlık kadar büyük kahramanlığa dün Sınır Karakolunda önceki gün yazıldığına, bu bölgeye yaptığım ziyarette şahit oldum" demiş.

Demiş demesine de, olmuş mu?

Elbette askerimiz görülmemiş bir kahramanlıkla çarpışmıştır. Bundan asla kimsenin şüphesi yok. Ama...

Çanakkale Savaşı, tarihte hiç yenilmemiş dünyanın en güçlü İngiliz donanmasının katıldığı güçlü itilaf devletlerine karşı yapılmıştı. Gediktepe'de ise askerimizin karşısında, hırıltılardan oluşan bir dile sahip eşkıya bozuntusu, çapulcu sürüsü, uyuşturucu kaçakçısı vardı.

Çanakkale Savaşı sırasında ülke düşman işgali altındaydı. Gediktepe savunmasında ise yurdumuzun her tarafında Türk bayrakları dalgalanıyordu.

Çanakkale Savaşı'nda ordumuzun jetleri, helikopterleri de yoktu. Hiçbir şeyimiz yoktu... ve karşımızda dünyanın en güçlü devletlerinin orduları vardı, çapulcu sürüleri değil...

Duygularınızı elbette anlıyoruz ve paylaşıyoruz. Askerimizin kayıpları karşısında duyduğunuz acı nedeniyle kullanılmış, mehmetçiğe övgü ifadeleriydi bunlar.

Hepsi tamam da... çarpışmayı Çanakkale savunmasına benzetmekle Mehmetçiği överken -istemeden- çapulcu sürüsünü devlet yerine koymuş, paye vermiş olmadınız mı?

Olmadı sevgili Paşam... Olmadı...

Beni lütfen mazur görün sevgili komutanım... Söylemeden edemedim...

23 Haziran 2010 Çarşamba

Hadi be!!!


"Ne sıfırlanmış be! Yalan söylüyorsun!"

demiş bakanların başı...

Bu konuşma, bu memleketin bakanlarının başına ait...

- Hadi be!!!

- Valla!!! İnanmıyorsan gazetelere bak!

İşgal ettikleri makama saygısı olmayanların milletine mi saygısı olur?

Köylüyü azarlayan,

esnafı, bakkalı azarlayan,

işçiyi azarlayan,

doktoru, eczacıyı azarlayan,

yüksek yargıyı, hakimleri azarlayan,

askeri azarlayan,

basını azarlayan,

uluslararası platformda dünyanın gözü önünde yabancı bir devlet başkanını azarlayan,

"Türkiyeliyim" deyip bir türlü "Türküm" diyemeyen,

bütün bunlara karşın, eşkıyaya karşı olağanüstü koruma altındaki bir siperde çömelip fotoğraf çektiren bakanların başı, bu milletin saygınlığını koruyabilir mi?

İşgal ettiği makam, 7 bin yıllık geçmişi olan yüce bir milleti temsil makamıdır. Bu makama gelen herkes önce bu makamın kutsiyetinin bilincinde olmalıdır. Kasımpaşalı edasıyla ne bir millet yönetilebilir ne de uluslararası ilişkiler...

Vah milletim!

20 Haziran 2010 Pazar

Türkiyem, ben Türküm diyemeyenlerin elinde oldukça...


11 şehidin ardından, daha cenazeleri kalkmadan 1 şehit haberi daha...

Yetti artık! İçimiz dayanmıyor! Pırıl pırıl, gencecik evlatlarımız yıkılıp gidiyor. Onlar bizim geleceğimiz... Geleceğimiz yıkılıyor.

Bizi yönetenler, daha doğrusu yönettiğini sananlar suçu ordumda arıyorlar. Olmadı, İsrail'de, ABD'de, Avrupa'da arıyorlar.

Boşuna hedef saptırmaya uğraşmasınlar! Suç, "ülkeyi yönetiyorum" diyenlerde, onları oraya getirenlerde...

Meclis çoğunluğuna bir bakın: "Ben türküm" diyemeyenlerin elinde...

Tek tek kürsüye çıkıp "Ben Türküm" demeye davet edin, bakalım kaç tanesi diyebilecek?

Fransız meclisine bakın: Millet vekillerinin hangisi "ben Fransızım" demez? "Fransalıyım" diyene rastlayabilir misiniz? İngiliz meclisine bir bakın: "İngiltereliyim" diyene rastlarmısınız? Rusya'ya bakın: "Rusyalıyım" diyeni görür müsünüz?

Şayet Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki millet vekillerinin çoğunluğu "Ben Türküm" diyemiyor, "Türkiyeliyim" diyorsa, o meclis işgal altında demektir. Hangi milletten oldukları belli olmayanlar tarafından işgal altında... Askerimi şehit edenleri açıkça destekleyenler, İstiklal Marşı'nı okumayanlar, bayrağıma hakaret edenler mecliste... Bu nasıl meclis? Bu meclis, milleti temsil edebilir mi? Böyle Millet Meclisi olur mu? Olursa böyle olur.

Ne oldu, nasıl oldu da meclisi ele geçirdi bu Türk olmayanlar?

Bu yönetim şekline demokrasi deniyorsa, demokrasi buysa, batsın o demokrasi.

Meclisin tamamı Türklerden oluşmadıkça daha çoook şehit veririz. Savaş, cephede değil, önce Millet Meclisinde verilmeli. Millet Meclisi Türkiyelilerden değil, TÜRKLERDEN oluşmalı. Hem de hemen...

Tüm şehitlerime Allah'tan rahmet, yakınlarına baş sağlığı diliyor, benim evladım şehit olmuşçasına acılarını paylaşıyorum.

Vah milletim...

7 Haziran 2010 Pazartesi

Sn. Kılıçdaroğlu'na açık mektup


Sn. Kılıçdaroğlu,

Henüz işbaşına geçtiniz ve ilk iş olarak bakanların başıyla atışmaya başladınız. Bunu Sn. Baykal, hiç şüphesiz sizden daha iyi yapıyordu. Siz de aynı şeyi yapacak idiyseniz neden oraya geldiniz?

Milletin sizden bir ümidi vardı. Çok kısa zamanda bu ümidi söndürmeye başladınız. Bakanların başının basit tuzağına düştünüz. Millet, atışma dinlemekten artık bıkmıştı ve bunun için Sn. Baykal'ın gitmesiyle size bu kadar destek vermişti. Sizden bir şeyler bekliyordu millet. Farklı bir şeyler...

Millet sizden projeler duymak istiyor. İşsizliğe çözüm, sefalete çare bekliyor. Köylü; ürününün değerlendirilmesini bekliyor, hacizlerden kurtulmayı ümit ediyor. Esnaf perişan... Sanayici hacizden, icradan kurtulmak, ayakta kalmak istiyor.

Bunların hepsini siz, bizlerden daha iyi biliyorsunuz. Biliyorsunuz da ne yapıyorsunuz? Evet, biz de biliyoruz ki henüz elinizde imkân yok. Ama millet neler yapacağınızı, nasıl yapacağınızı duymak istiyor. "Söyledim ya!.." diyemezsiniz. Bir defa söylemekle iş bitmiyor. Projelerinizi açıklamanız, millete defalarca ve bütün detaylarıyla ne yapacağınızı, nasıl yapacağınızı anlatmanız gerek.

Lütfen artık bakanların başıyla atışmayı bırakıp ülke meselelerine eğiliniz.

Seçimler yaklaşıyor. Bilgisayar mühendisleri feryat edip duruyor: Seçimlerde kullanılan bilgisayar programları müdahaleye açık diye... Bunun çok tehlikeli olduğunu defalardır vurguluyorlar. Bunun için ne tedbir alacaksınız? Bu konuda bir çalışmanız, bir projeniz var mı? Halka anlattınız mı?

Henüz suçu kanıtlanmamış nice şerefli subayımız, gazetecimiz, hukukçumuz, profesörümüz sorgulanmaksızın hapislerde çürütülüyor. Bu konunun takipçisi olmanız gerekmiyor mu? Hükümeti ve Adalet Bakanlığı'nı AB'ye ve İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmakla sıkıştıramaz mısınız? Asker bunu yapmaz. Kendi ülkesini bir yabancıya şikayet etmeyi onur meselesi yapar. Ama siyaset buna el verir. Bugünkü Cumhurbaşkanının eşi de vaktiyle bunu yapmıştı. Siz neden yapamayasınız ki?

Deniz Feneri soygununu gündemde tutup, hırsızların ve dolandırıcıların derhal ortaya çıkarılması için baskı kuramaz mısınız?

Dış politikada nasıl bir tutum sergileyeceksiniz? Ege karasuları meselesi için ne düşünüyorsunuz? AB için ne düşünüyorsunuz? Kıbrıs meselesinde politikanız nasıl olacak? ABD ile ilişkilerinizin boyutları ve sınırları ne olacak? İsrail ile nasıl bir politika yürüteceksiniz? Kıbrıs'a uygulanan ambargo, Gazze'ye uygulanandan daha mı az değerli? Milletin kafasında bunun gibi daha birçok soru varken siz laf üretiyorsunuz. Aynı Sn. Baykal gibi... O zaman ne değişti ki?

Milletin istediği bu olsaydı size destek vermezdi. Unutmamanız gerekir ki millet size başarılarınızdan dolayı değil, Baykal'dan kurtulmak için destek verdi. Şimdi sizin kendinizi göstermeniz gerekiyor. Millet laf ebeliğinden usandı artık.

Görmüyor musunuz ki bakanların başı devamlı gündem yaratıyor, sizi de peşinden sürükleyip amacına ulaşıyor. Siz neden gündem yaratamıyorsunuz?

Lütfen milletin bu son şansını da tüketmeyin. Sizi çok büyük görevler bekliyor.

Saygılarımla...

25 Mayıs 2010 Salı

CHP'deki bu değişim ne getirir?


CHP'de sürpriz bir değişim oldu: Baykal'ın ebedi şeflik görüntüsü, bir komplo neticesi son buldu.

Baykal'dan kurtulmayı, parti üyeleri ve halk ne kadar da istiyormuş!

Bu değişim, Türkiye'nin kaderini etkileyecek kadar büyük bir değişimdir. Zira AKP'den bıkmış, bunalmış kocaman bir kesim "O gitsin de kim gelirse gelsin" düşüncesindeydi. Bu nedenle hiçbir partiye oy vermeyen büyük bir kesim olduğu gibi gene bu nedenle MHP ve diğer partilere de oy veren büyük bir kesim vardı. Şimdi artık bu oyların hemen tamamı CHP'ye gidecek.

CHP'de ise durum farklı değildi: "Baykal gitsin de kim gelirse gelsin" düşüncesi hakimdi. Ne var ki Baykal'ın manevi baskısı, genel kurullarda, başka bir lider adayı çıkmasına imkan vermiyordu.

Kılıçdaroğlu, işte bu şartlar nedeniyle parti genel başkanlığına seçildiğini asla unutmamalı, parti başkanlığına seçilmesini kendi başarısı olarak görmemeli. Aksine bir yanılgıya düşer de bunu kendi başarısı zannederse her şeyi mahvedeceğini bilmeli.

Seçimlere yaklaşık 1 yıl kadar zaman var. Bu, oldukça fazla bir zaman... Bu süreçte AKP, hatta diğer partiler, savunma konumuna geçip Kılıçdaroğlu'na tuzaklar kuracaktır. Giydiği gömlekle farkına varmadan yaptığı hata, "Dakka bir, gol bir" diye ifade edilebilir. Bu örnek, kendisine önemli bir uyarı niteliği taşıyor. Umarız iyi değerlendirir.

Çok dikkatli olmaması halinde, yakaladığı bu rüzgâr tersine esebilir. İşi çok zor... Umarız, bu tehlikenin farkındadır.

İyi bir başlangıç yaptığı söylenebilir. Bugüne kadar CHP; halk olarak hep işçi, köylü, memur ve emekli kesimini ön plana çıkarıyordu. Sanki tüccar ve sanayici bu milletten değilmiş gibi... Sanayici olmadan işsizliğe çözüm bulunabilirmiş gibi... Kılıçdaroğlu ise sanayici ve işadamlarını da halk olarak ele aldı. CHP, tarihinde ilk defa tüm milleti kucaklayacağı vurgusunu yapmış oldu. Ecevit'ten çok farklı olarak... Ecevit'in, başbakanlık döneminde, televizyonlarda ağzı köpürerek, sanayicilere "Para babalarıııı!" ve tüccarlara "Aracılaaaar, tefecileeeer!" diye bağırdığını halk unutmuş gibi...

Kılıçdaroğlu bu hatayı yapmadı.

Güzel bir başlangıç... Allah muvaffak etsin!

Yeni bir genel başkanla, yeni bir CHP ülkeye hayırlı olsun.

14 Mayıs 2010 Cuma

Ne AKP, ne CHP, ne MHP...



Türkiye'de siyaset iflas etmiştir. Belki de hiçbir zaman siyaset kültürü oluşmamış demek daha doğrudur. Olabilir de... beni üzen, hiçbir zaman oluşmayacak gibi görünen gidişattır.

Toplumumuzda henüz biat kültürü devam ediyor. Bu gidişat gösteriyor ki, bu milletin demokrat düşünceyi, cumhuriyeti anlaması, kabullenmesi ve hazmetmesi gibi üç büyük aşamadan geçmesi gerekiyor.

AKP'yi konuşmaya gerek yok; onun zaten biat kültürünün bir devamı olduğunu herkes biliyor. Kabile, aşiret yönetiminden taviz vermeye niyeti yok; olmaz da... Zira beslendiği taban ve muhatapları da bu görüşte...

Asıl sorun diğerlerinde... CHP de aynı aşiret yönetimi zihniyetindeymiş; bunu da yeni anlıyoruz. En azından ben yeni anlıyorum. Aşiret reisi, görevini bırakırsa, cemaati ne yapacağını bilemiyormuş. Şaşırıp kalıyormuş. Genel kurulda kimse adaylığını koyamıyormuş. Biri adaylığını koyacak olsa, hain ilan edilecek. En azından sadakatsiz... Yazıklar olsun!

MHP çok mu farklı? Genel Kurullarında bir başkan adayı çıkabiliyor mu? Asla!.. Onlar da sadakatsizlik sayıyor, hainlik sayıyor. Tabanı, bir başbuğun emrinde olmak istiyor. Tam teslimiyetle...

Bir an için şu üç partinin durumlarına dışarıdan bakın, göreceksiniz...

Gelelim millete...

Kime sorsanız bir kurtarıcı kahraman arıyor. Kişilerin peşinde... Ama asla kurumların değil...

AKP'yi tutanlar, aslında R. Tayyipçi...

CHP'yi tutanlar, aslında Baykalcı...

MHP'yi tutanlar, aslında Bahçelici...

Milletin tamamı, parti mensuplarının tamamı liderin emrinde... Hiçbiri kurumu tutmuyor. Kurumlaşma mantığı, düşüncesi henüz oluşmamış. Bir bakıma cemaatçi... Tuttuğu parti ülkeyi batırsa da, mahvetse de, millet, liderini terk etmez. Sadakatsizlik sayar, ihanet sayar.

Osmanlı'nın 623 yıllık cemaatçilik, ümmetçilik mantığı, ne milletin ne de partilerin zihniyetinde değişmemiş. Kolay kolay da değişmeyecek gibi...

Tekrar ediyorum; bu milletin demokrasiyi ve cumhuriyeti; anlaması, kabullenmesi, hazmetmesi gibi 3 büyük aşamadan geçmesi gerekiyor.

Bu da çoook zor... Çoook uzun yıllar alacak...

O dev adam... o dâhi... o koca Mustafa Kemal, boşuna harcamış ömrünü... Onun zamanında da "Bu millet adam olmaz!" diyenleri o; "Böyle konuşmayın!" diye azarlamış. Onun, bu millet için kendini kahrettiğini görüp "Değer mi?" diyenlere de aldırış etmeden hayatını feda ettiğini tarih yazıyor.

Zaman zaman ümitsizliğe kapılıp "Gerçekten değer miymiş?" demek aklımızdan geçmiyor değil!

O koca adam, o dev adam "Değer" gördüyse, bizim de "Değer" dememiz gerekiyor. Pek içten söyleyemesek de...

Bu millet kula kulluktan, ümmetçilikten kurtulamayacak mı?

Bu millet, her namazda okuduğu Fatiha Suresi'ndeki "Biz yalnız sana kulluk ederiz" ayetinin manasını hâlâ anlamayacak mı?

Vah milletim!

Vah benim koca Atatürk'üm!... Sana layık olamadık.

Affet bizi!

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Mide sorunu olanlara


Önce sonuç:

Yemekten hemen sonra, yarım saat kadar, büyükçe bir sakız, yoksa çiklet çiğneyin.

Bu kadar basit…

Türk toplumunda 50 yıl öncesine kadar uygulanan, şimdilerde ise modern tıbbın gelişmesiyle; biraz ilaçların satışını artırmak amacıyla ekonomik nedenlerden, biraz da bilimin büyüklenmesinden unutulmuş veya unutturulmuş bir âdet…

Birçok eserde tükürüğün faydalarından bahsedildiğini görürsünüz, fakat en önemlisi unutulmuş durumda… Hatta artık hiç bilinmiyor dersek yanlış olmaz: Özgül ağırlıkların eşitlenmesini sağlamak…

Ne işe yarar özgür ağırlıkların eşitlenmesi?

Yemek yerken mideye giden gıdaların bir kısmı yağlı, bir kısmı sulu, diğer bir kısmı ise asitli vs.’dir. Yağ, sudan hafiftir. Asit ise sudan ağırdır. Bu durumda, midedeki gıdalar yoğunluk farklarına göre “faz farkı” oluştururlar. Yani ayrı katmanlar oluştururlar. Yağlı gıdalar üstte, sulu gıdalar ortada, asitli gıdalar altta toplanarak ayrışırlar. Hazım için devreye girecek mide vs. asitleri ise ayrı bir katman oluştururlar. Bu nedenle bütün gıdalara birden temas edemeyen mide asitleri, hazım işlemini tamamlayamazlar. Mide, küçük ve yavaş hareketler yaparak bunları karıştırmak ister fakat gücü yetmez. Yoğunluk farkı olan gıdaların ayrılma isteği çok güçlüdür.

İşte bu durumda tükürük devreye girer. Midedeki tüm gıdaların özgül ağırlıklarını yaklaşık olarak eşitler. Böylelikle, midenin de küçük salınımları yardımıyla, tüm gıdaların ve mide asitlerinin homojen olarak karışmasını sağlayan tükürük sayesinde hazım sağlanır.

Yemek sırasında çok çiğnemek gerektiğini hepimiz biliriz. Ancak bunun, yemekleri mekanik olarak daha iyi parçalamak için olduğunu sanırız. Oysa çiğneme sırasında ağzımız tükürük üretir. Ne kadar çok çiğnersek, o kadar fazla… Hazmın kolaylaşması için tek yol…

Yaptığımız en büyük hata, yemekle beraber mutlaka meşrubat kullanmaktır. Ağzımızdaki gıdanın tükürükle ıslanması için gereken zamana tahammülümüz olmadığından… Yemeği, tükürük yerine meşrubatla ıslatıp kolayca yutmak istediğimizden…

Yemekten sonra yarım saat kadar çiğneyeceğimiz sakız, ağzımızın bolca üreteceği tükürük sayesinde, yemek sırasındaki hatalarımızı ortadan kaldırmaya yarayacaktır.

Bir deney yapalım:

1. Bir deney tüpü alalım. (Yoksa, ince uzun bir rakı bardağı da olabilir, ancak bardak, daha fazla malzeme kullanmayı gerektirecektir.)

2. İki parmak kadar su ve iki parmak kadar da zeytinyağı koyalım.

3. İyice çalkaladıktan sonra dinlenmeye bırakalım.

Çok kısa bir zaman içinde yağın üste çıkıp, suyun alta inerek bariz bir şekilde ayrıştığını gözlemleriz.

Aynı deneyi, bu karışımın içine bolca tükürerek tekrarlayalım, yani çalkalayalım. Gene dinlenmeye bırakalım. Uzun bir süre yağ ile suyun ayrışmadığını, homojen bir şekilde karıştığını gözlemleriz.

Yemekten sonra yarım saat kadar sakız çiğnemekle de bolca üreteceğimiz tükürük, midede hazmı bu nedenle kolaylaştıracaktır.

Şu halde yemek yerken nelere dikkat etmeliyiz?

1. Yemekten yarım saat önce, yemek sırasında ve yemekten yarım saat sonrasına kadar sıvı almamak (sıvı alırsak, bu sıvıyla artan hacme göre tükürük oranı yetersiz kalır.),

2. Yemek sırasında gıdanın bolca tükürükle iyice ıslanmasını sağlamak,

3. Yemekten hemen sonra yarım saat kadar büyükçe sakız (çiklet) çiğnemek.

4. İlk iki şartı yerine getiremiyorsak, hiç değilse 3. şartı mutlaka uygulamak.

Ne kadar kolay değil mi?

Hemen ilk denemenizde faydasını göreceğinizden eminim. Ancak, 3 gün içinde bir sonuç alınamamışsa, mutlaka bir doktora görünmek gerekir. Doktorun tedavisi sırasında da bu uygulamanın, yani yemekten sonra sakız çiğnemenin hiçbir sakıncası olmadığı da ortadadır.

Not: Bu bilgiler, bundan tam 50 yıl evvel (1960), okuduğum Saint Benoît Fransız Erkek Lisesi, orta okul öğretmenim Mr. Sinoir tarafından derste uygulamalı olarak verilmiştir.

Reflü nedenini ortadan kaldırmak

Reflü’nün ana nedeni mekaniktir. Yani biyolojik veya kimyasal değildir. Bir başka deyişle; hatalı davranışlarımızla mideyi sıkıştırmamız nedeniyle, üst kapakçıktan yemek borusuna doğru çıkan gıda ve asitler, korumasız olan bu bölgede hasar meydana getirir. Reflü’nün nedeni budur.

Midenin altında ve üstünde birer kapakçık bulunur. İnsan, dik durmak üzere yaratıldığından, yemeklerin hızla bağırsaklara geçmesini önlemek için, alt kapakçık daha güçlü; üst kapakçık ise daha güçsüzdür.

Bu da gösteriyor ki, midemiz doluyken üst kapakçığa baskı yapmamak gerekir.

Yani karnımız tokken:

• Yatmamak… (Zira yatarsak; aldığımız gıdalar, üst kapakçığa yüklenir.)

• İki büklüm, mideyi sıkıştıracak şekilde oturmamak… (Aksi halde sıkışan gıdalar, midenin alt kapakçığı güçlü olduğundan, üst kapakçığından taşmak isteyecektir.)

• Çok dik oturarak mideyi germemek… (Zira bu durumda da mide hacmini daraltacağımızdan, gıdalar gene üst kapakçığa yüklenecektir.)

Bu ve benzeri nedenlerle, asitlerle karışmış gıdalar, yemek borusuna çıkarak hasar verirler.

Özetle; alacağımız basit tedbirlerle mide sorunlarından büyük ölçüde kurtulabiliriz.

Not (1) : Her türlü sorunda, öncelikle bir uzman hekime görünmek gerekir.

Not (2): Tıp doktoru olmadığımdan, ifadelerimdeki olası hataların hoş görülmesini dilerim.


16 Nisan 2010 Cuma

Küstah başkan!


Bir gazete haberinden öğrendiğimize göre; İstanbul Vergi Dairesi Başkanı Mehmet Koç, ev sahiplerinin kira gelir beyannamesi verenleri için “(…) Bu, kümese yeni kaz koyma projesidir. Gayrimenkulde beyan etmeyenleri tespit etme projesi” demiş.
Bunu söyleyen, bir devlet adamı!

Adam olduğu pek söylenemez de…

Devlet adına konuşuyor. Projeden bahsediyor. Vergi veren vatandaşı kaz olarak görüyor.

Buna küstahlık denir, seviyesizlik denir. Ama bu sözlerine rağmen soruşturma açmayan, onu makamında tutan kişi veya kişiler kimlerse aynı küstahlığı ve aynı seviyesizliği paylaşıyor demektir; aynı görüşte demektir.

Bugüne kadar vergi veren vatandaşa “Kaz” gözüyle bakıldığını millet biliyordu da bir devlet adamının ağzından duymamıştı; onu da duydu.

Kimseden tepki yok! Ama bu millet kazlığı kabul etmez!

Siz şimdi gelin de vatandaştan, devlet mensuplarına saygı duymasını bekleyin! Mümkün mü? Belki sesini çıkarmıyor o vatandaş ama kazlığı da kabul etmediğinden emin olun. Acısını sessiz sedasız çıkaracak. Vergi kaçırarak çıkaracak, başka yollardan çıkaracak. İşte o zaman hepimiz kaybedeceğiz. Bunun sorumlusu da elbette bu ülkeyi idare eden siyasetçiler, bürokratlar olacak. Alay edilen, aşağılanan vatandaş değil!

Bu milleti idare edenler, terörist başı katile “Sayın” diyor, vergi ödeyen vatandaşına “kaz” diyorsa, bu ülke nereye gider?

Bu milletin yönetimi kimlerin elinde yahu?

Ben 68, yaşında bir vatandaşım. Bu yaşa geldim; hiçbir hükümet zamanında, milletin böylesine aşağılandığını görmedim.

Vah milletim!

15 Nisan 2010 Perşembe

Hesap günü


Hesap günü, günlük yaşantımızda pek alımıza getirmediğimiz bir konu… Ne var ki böyle bir gün var. Olmak zorunda… Yalnız dinî açıdan değil matematik olarak, fizik olarak da olmak zorunda.

Dinî inancı olmayan hatta ateist bir kişi olduğumuzu varsayalım. Öyle ki, vicdanımız da olmasın. Yalnızca ortaokul bilgimiz olsun; olaya öyle bakalım ve düşünelim:

Bilim adamları; dünyada ve kâinatta mutlak bir denge olduğunu, her şeyin mutlak karşılıklılık esasına göre yürüdüğünü anlatır. Gündüzle gece, sıcakla soğuk, güzelle çirkin, iyi ile kötü, bir mıknatısta “N” kutbuyla “S” kutbu vs. gibi… Bütün bunlar, mutlak bir denge içinde korunur. Mutlak zıtlarıyla… Biz de her şeyi bu zıtlıklar nedeniyle anlayabiliriz. Zıtlığı olmayan herhangi bir şeyi anlamamız mümkün olamıyor. Allah kavramı dışında zıttı olmayan başka bir şey de yok zaten. Ve zaten bu sebeple Allah kavramını anlayamıyoruz. Ama dedik ya… dinî inancımızı yok sayalım…

Bir çubuk mıknatısı ele alalım. Uçlardan biri “S” kutbu ise diğer ucu “N” kutbu. Tek kutuplu bir mıknatıs olamıyor.

Bu çubuk mıknatısın en büyük manyetik gücü, uç kısımlarında… “N” gücü ile “S” gücü birbirine eşit. Mutlak dengede… Bu manyetik güç, uçlardan uzaklaşıp çubuğun ortalarına yaklaştıkça azalıyor ve tam ortada sıfır oluyor.

Bu çubuk mıknatısı tam ortasından, manyetik gücün sıfır olduğu yerden kıralım. Mantık yoluyla baktığımızda, ikiye bölünen bu mıknatıs çubuğunun bir tanesinin bir ucu “N” iken, diğer ucunun sıfır; diğer parçanın bir ucu “S” iken onun da diğer ucunun sıfır olması gerekir. Ama hayır!.. Böyle olmuyor. Her iki parçanın da sıfır olması gereken uçları derhal zıt kutup oluşturuyor. Hem de eşit kuvvetlerde… Derhal bir denge kuruluyor.

Özetle; ne yaparsak yapalım, karşımızda mutlak onun zıttı beliriyor ve dengeyi asla bozamıyoruz.

Şimdi dünya hayatını düşünelim. Biri çıkıyor; insanlara zulüm ediyor, çalıp çırpıyor, başkalarının hakkına el koyuyor ve müreffeh bir hayat yaşayarak ömür sürüyor. Güçlü… Diğeri de eziyet içinde, aç ve sefil yaşıyor. Güçsüz… Zıtlık asasına uyuyor ama güçler dengesine uymuyor.

Her şeyde denge var ama burada yok. Öyle mi?

Hayır! Olmaz! Olamaz! Tüm kâinat düzenine aykırı böyle bir dengesizlik beklenemez. Güçler dengesi esasına aykırı bir şey bu… Fiziğe de mantığa da aykırı… Mutlak bir güç dengesi kurulacak.

Peki, ne zaman?

Hesap gününde… “De ki: Bekleyin. Şüphesiz biz de beklemedeyiz."[1]

İşte bu sebeple “Hesap Günü” var… İnanç sahibi olsak da, olmasak da var. Olmak zorunda…

Allah, hesabı çabuk görendir[2]

Düz mantıkla baktığımızda pek inanılır gibi gelmiyor. Bunca yüzyıllardır, bunca insanın hesabı; nasıl hem dosdoğru, hiç hak geçmeden, hem de çabucacık görülüverecek?

Deminki örneğe gelelim:

Bir mıknatıs çubuğu… Hayır, milyarlarca mıknatıs çubuğu… Tamamını ortadan kıralım. Defalarca, milyarlarca parçaya bölelim. Tamamı o anda eşit güçte ve karşıt kutuplara sahip olur.

Hemen… Çok çabuk…

Hesap çok çabuk görülür…

Asla şüphe yok…

Peki, o zaman günlük yaşantımızda, insan ilişkilerimizde biraz daha dikkatli olmamız gerekmiyor mu? Denge kurulacağı günü düşünmek gerekmiyor mu?

Ya devleti yönetenler? İktidar hırsı veya iktidara gelme hırsı ile tüm insanların vebalini yüklendiklerini, hesap gününde tüm millete hesap vereceklerini, bedel ödeyeceklerini hiç düşünmüyorlar mı? Kimsenin haberi olmadan dernek kurup, emekli maaşından habersizce kesinti yapanlar? İşsizliğe, açlığa, fakirliğe çare bulmak yerine iktidarda kalma veya iktidara gelme hırsıyla birbirini yiyenler? 72 yıldır milleti açlıktan, sefaletten, haksızlıklardan kurtaramayanlar? Açılım adına milleti Kürt-Türk diye, Sünni-Alevî diye, işçi-işveren diye, market-bakkal diye, benim hukukçum-senin hukukçun diye, benim partim-senin partin diye ayrıştırıp, kavgaya sürükleyenler? Kendileri refah içinde yaşarken…

Derim ki: “Korksunlar o hesap gününden…

İnanmasak da “o gün” gelecek.

Herkes korksun; hepimiz korkalım.
_____________________________

[1] Kur'an, Enam suresi, 158. ayet.
[2] Kur’an, Nur suresi, 39. ayet.

26 Şubat 2010 Cuma

Askere güvenimi sarsamazsınız


Boşuna uğraşıyorsunuz. Askerle uğraştıkça milletin nefretini kazanıyorsunuz. Askere güvenimi asla sarsamazsınız, çünkü ben de askerim.

Rütbem ne mi? Deniz güverte onbaşı...

Ama ben askere gitmeden önce de askerdim. Anamdan doğduğum gün askerdim. Çünkü anam da askerdi, babam da... dedem de, ninem de... Biz asker evlâdıyız; doğuştan asker... Bu ülkede "Ben Türküm" diyebilen, "Ne mutlu Türküm" diyerek Türklükle iftihar eden herkes askerdir. Biz asker doğar, asker ölürüz. Çünkü biz Türküz. Ancak ağzından "Ben Türküm" ifadesini bile duyamadıklarımız, Türkiyeliler, askerimden nefret ederler. Türk olmadıkları için...

Bugün, her nedense askere öfke kusanlar şunu iyi bilsinler ki şu anki efeliklerini bile askerime borçlular... hem de muhtaçlar... benim şerefli, şefkatli askerime...

Bu milletin askeri farklıdır; ABD'nin paralı askerine, Batı'nın yeteneksiz, saldırgan ve hain askerine benzemez. Millet sevgisiyle yoğrulmuştur o... Çünkü o asker, Atatürk'ün askeridir: Millettir, milletin kendisidir.

Tüm dünyayı şahit gösterseniz de, 5 bin değil 5 milyar sayfa belge gösterseniz de; benim askerimin cami bombalayacağına, kendi uçağını düşüreceğine ne beni ne de milleti inandırabilirsiniz. Alçakça, şerefsizce bir yalandır bu... Aynen sayın Genel Kurmay Başkanımız gibi ben de bu iftiraları, yalanları lanetliyorum.

Bu iftiraları yayanlar korkaktır. Belge verirler ama isimlerini veremezler; saklarlar, saklanırlar. Yerin altındaki solucanlar ve böcekler gibi...

Her şerefli askerim tutuklandığında, her askerim sorguya alındığında içim yanıyor, milletin içi yanıyor.

Asker darbe yapmayacak! Kesinlikle yapmayacak! Ama bu sefer millet şahlanacak! İstiklal Savaşı'nda milletini koruyan askerini, bu sefer milleti koruyacak. Çünkü bu asker, milletin kendisidir. Askerimin şerefi, milletimin şerefidir. Milletimin şerefi de askerimin...

Uyan ey milletim! Bu iftiralar, bu yalanlar askerine değil, sanadır...

30 Ocak 2010 Cumartesi

Demokrasi mi? O da ne?..



Demokrasi kelimesi son günlerde moda oldu; herkesin ağzında... İyi, güzel de... Halka sorsak "Demokrasi nedir?" diye... Kaç kişi tarifini yapabilir?

Yok, yok... Vazgeçtim. İnsafsızlık olur... Gariban halk ne bilsin demokrasinin tarifini... Sözcüğü kullanmasına kullanır ama ne demek olduğunu bilmez... "İyi bir şey"dir onun için sadece... Mademki iyidir; ister demokrasiyi... Ağzından da düşürmez... İyi bir şey olsun yeter...

Bürokratlara, siyasi parti lderlerine soralım. Kaçı tarifini yapabilir?

Yok, yok... Ondan da vazgeçtim. Sormayalım. Olur ki bilemezler de toplum önünde mahcup olurlar sonra...

En iyisi Türk Dil Kurumuna sormak... Ne diyor Türk Dil Kurumu?

"Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi, el erki, demokratlık."
Hayret! "Cumhuriyet"in tanımına benziyor sanki... O zaman "Cumhuriyet" tanımına bakalım:

"Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi."
Allah Allah! Bir gariplik var... Sanki cumhuriyetle demokrasi aynı şey gibi... Tek fark, "Demokrasi" tanımına bir cümle daha eklenmiş. Hiçbir fark yok...

Bir de "Dil Derneği"ne bakalım, o ne diyor?

Hayret! O da Türk Dil Kurumu'ndan bire bir kopyalamış, yapıştırmış.

Yahu ne menem şeymiş şu demokrasiyle cumhuriyet!

Bugüne kadar halk; cumhuriyet, demokrasi isteyip duruyor da ne istediğini bilmiyor mu acaba? Peki bürokratlar, partiler?..

Birden aydınlara sormak geçti aklımdan... Hani şu kendi kendilerini "aydın" ilan edenlere... Olur ki milleti aydınlatırlar(!)

Yok, yok! Ondan da vazgeçtim. Nasılsa her kafadan ayrı bir ses çıkacak, milletin kafası büsbütün karışacak. Bırakalım böyle gitsin, daha iyi... Kimse bilmiyor demokrasinin ne olduğunu ama hiç değilse insanlar konuşup anlaşıyorlar. Ne dediklerini bilmeden... Ama anlaşıyorlar ya, bu kâfi... Bilmek şart değil...

Bilenler biliyor da ne oluyor ki?

HADEP demokrattı, PKK demokrat... DTP demokrat... Türkiye Komünist Partisi demokrat... Muhalefet demokrat... Hükümet demokrat... Millet demokrat... Ülkede herkes demokrat... Bu kadar demokrasi, bu kadar bilgi yeter de artar bile...

27 Ocak 2010 Çarşamba

Darbe saçmalığı bıktırdı.


Darbe konusunu ciddiye alanlar Okan Karaca'ya benziyor. Hazır bir fırsat yakalamışlar (veya yaratmışlar), feryat edip duruyorlar. "İmdaaat! Asker darbe yapacaaakkk!"

İyi, güzel de, bu alçakça şov'a bir dur deme zamanı gelmedi mi artık?

Yeter yahu; maskaralığın da bir hududu var!

Vatan Gazetesi'nde Bülent Çelik'in karikatürü de bir benzeri durumu yansıtıyor.

Asker bağırıp duruyor "Valla darbe falan yapmayacağız!" diye... Kimse duymuyor. "Yapcaaaannn, yapcaaaann! ben biliyorum. Çünkü daha önce de yapmıştın..."

Darbe planı yapmakla suçlanan emekli Orgeneral Çetin Doğan, "Hodri meydan!" diyor, çıkıyor Habertürk TV'ye (26.01.2010). Darbe yapılacağını iddia eden yazarlar da davet ediliyorlar ama gelmiyorlar; yardımcı yalakaları geliyor. Gelmedikleri gibi başka zaman da gelmeyeceklerini, askerle yüzleşmeyeceklerini söylüyorlar.

Em. Org. Çetin Doğan sorulara cevap veriyor ama anlayan yok... Em. Org. Çetin Doğan gene tekrarlıyor "Yahu bak kardeşim! Ses kaydını bir daha dinle! "Jenerik" diyorum orda... Ya anlamıyorsun, ya da anlamak istemiyorsun! Halkı meydanlarda toplama konusu ise; bir deprem, bir afet durumunda ne yapılacağı ile ilgili, vali ile yapılmış görüşmenin bu seminer kayıtlarına montajla eklenmiş hali. Alçaklık!"

Gazeteci olduğunu iddia eden kişi ısrar ediyor "Darbe yapcaktın! Bak, ne demişsin? Başbakanı uyaracağından bahsediyorsun! Darbe yapcaktııın!"

Fatih Altaylı soruyor Emekli Orgeneral'e "Namusunuz, şerefiniz üzerine yemin edebilir misiniz?" Koskoca Paşa emeklisi gayet masumane namusu ve şerefi üzerine yemin ediyor. 72 milyon Türk Milleti önünde... Daha ne denir, ne yapılabilir ki?..

Milletin gözü önünde, gazetecilik adına bir rezillik sergileniyor.

Ne yapmak istiyorsunuz be adamlar? Siz bu milletin mensubu değil misiniz? Gerçekten askere neden bu kadar kininiz var? Asker olmasa siz nerede olurdunuz şimdi?

Darbeyi kimse istemiyor efendiler! Ne sağcısı, ne solcusu... Ne dincisi, ne laikçisi... Bu kesin! Kesin olmasına kesin de... Bir soruya cevap bulamıyorum: Hani olacak iş değil ya... günün birinde, Büyük Millet Meclisi'nde elinde %30-40'la değil de %70'le çoğunluğu bulunduran herhangi bir parti, halkı temsil ettiğine göre, hilafeti geri getirme yasası çıkartsa, millet ne yapacak; ne yapmalı? Ordu ne yapacak; ne yapmalı?

Zor soru, değil mi?


10 Ocak 2010 Pazar

Seçim mi? Ne seçimi?


Nasıl seçimdir ki bu, hiçbir partinin programını bilmeden; hatta seçime katılacak partilerin isimlerini bile bilmeden oy veriyoruz?

Yakın zamana kadar, seçim öncesi, parti propagandaları devlet radyo ve televizyonlarından yapılırdı. 2007 seçimlerinde ne televizyonlarda ne de radyolarda parti propagandalarını duyabildik. İşin ilginç yanı, muhalefet partileri de buna ses çıkarmadılar.

Peki, nasıl seçim yapıldı ve kimler kimlere oy verdi?

EZBER! Halkın ezberiyle yapıldı seçimler. Herkes kafasında bir futbol takımı tutar gibi parti bellemiş, reyini ona verdi. Bunun adı da seçim oldu.

Gerçeklere bakarsanız seçim falan olmadı; taraftarların oylaması yapıldı.

Seçim zamanı vatandaşın önüne sandık koyup milleti sandık başına çağırmakla seçim olmaz. Seçim; partilerin programlarının incelenmesi ve propagandalar sonucu, halkın tercihinin belirlenmesidir. Oysa bizde kimse parti programını bilmez, partiler tarafından da halk bilgilendirilmez. Sonra da oylama sonucuna "seçim" denir.

Partiler, parasal güçlerine göre propaganda yapıp kendilerini tanıtabilmektedirler. Yani parası olmayan veya yeni kurulmuş partilerin kendilerini tanıtma imkânı da olmaz. Peki, ya bu yeni kurulan partiler gerçekten idealistlerden, gerçekten ülkeyi iyi yönetebilecek kapasiteli kişilerden oluşmuş idiyse... Harcanıp gidecek; sesini bile duyuramayacak...

Böyle seçim mi olur! "Çok parası olan parti iktidara gelir! Olmayanın adı bile edilmez" demektir bu... O zaman buna da demokrasi denmez.

Yapılması gereken; çok daha önceki seçimlerde olduğu gibi, tüm partilere radyo ve televizyonlarda eşit süreler ayrılarak kendilerini tanıtma fırsatı verilmesi... Ve de bu programların devlet radyolarından bedelsiz olarak yapılması...

Her partinin programı halka açıklanmalı, halk bilinçlendirilmelidir. O zaman yapılacak seçimlere "seçim" denilebilir.

Yaşar Nuri Öztürk'ün, Osman Pamukoğlu'nun, Hüsamettin Cindoruk'un parti kurduğunu tüm ülkede kaç kişi biliyor? Bu partilerin programlarını, hatta adının ne olduğunu kim biliyor, kaç kişi biliyor? Bu partiler yeni kurulduklarından paraları olmadığına göre; seçim öncesi, devlet televizyonlarında propagandalarını yapamazlarsa, kendi parti programlarını yayımlayamazlarsa, bu partileri kim nasıl tanıyacak da onlara oy verecek? Böylesi bir seçime nasıl "seçim" denecek?

Bu soruna hükümet çare aramıyor veya bulamıyorsa, en azından muhalefet partileri bunu dile getirmeli değil mi? Hadi, "onların işine gelmez. Kendilerine rakip çıkarmak istemezler" diyelim... Basın organları da mı buna bir çare bulamaz, dile getiremez? Nasıl demokratikleşmedir ki bu?

İster zamanında, isterse erken olsun, gelecek seçimler de şimdiden bir tedbir alınmaz, böylesine bir keşmekeş içinde yapılırsa, bir 5 yıl daha heba olacak demektir.

Vah milletim!

8 Ocak 2010 Cuma

Türkiye'de işsizliğin temel nedenleri


Konu üzerinde birçok bilimsel yazı yazılmış, birçok araştırma yapılmış. Bilimsellikten geçilmiyor ama görülen o ki kimse gerçek nedenini bulamamış. Bulamazlar da... Çünkü bu konuda bilimsellik olarak kabul ettikleri şey, Batı'nın yazdığı ekonomi kitaplarındaki ezberlenmiş satırlardan, gözü kapalı kabullerden başka bir şey değil.

İşin aslını kavrayabilmek için, Türkiye'de, cumhuriyet döneminin başından bugüne tüm refleksleri irdelemek gerekir. Atatürk'ün ortaya koyduğu ekonomik modelle -hem de 1929 dünya ekonomik krizine rağmen- körpecik cumhuriyetin, dünyayı şaşırtan bir şekilde nasıl toparlandığını, hemen Atatürk'ün ölümüyle nasıl bir çöküşe geçtiğini tarafsız bir gözle incelemekle mümkündür. Batı'nın ezberlettiği ekonomi mantığıyla değil...

Cumhuriyetin henüz 6. yılını idrak ettiği günlerdeki bu dünya krizinden, o yoksulluk içindeki, savaştan yeni çıkmış Türkiye'nin toparlanması, ayağa kalkması, elbette Batı'nın ekonomi mantığının taklit edilmesiyle mümkün olamazdı. Türkiye ekonomisi, Atatürk'ün ezber bozan dehası ile kurtarılmıştı.

Kimse kalkıp da "O günkü dünya başkaydı, bugünkü dünya bambaşka" veya "Globalleşme var efendim!" gibi gene ezberci cümleler kullanmasın! Bırakalım artık şu ezberciliği de biraz geçmişi gözlemleyelim, biraz mantık yürütelim. Atatürk'ün yaptığı gibi... Hür mantık... Batı ezberi değil!..

Önümüzde kimseye nasip olmamış muhteşem bir örnek olduğu halde bugün neden milletçe sürünüyoruz, bu da ayrı bir zavallılığın göstergesi...

İşsizlik sorununun ilk sorumlusu Türk sineması...

"Nasıl olur!" demeyin... 50 yıl boyunca, üç kuruşluk kâr uğruna (kâr falan da etmediler ya...), tüm halka "Hırsız fabrikatörün çocuğu, fakir namuslu kız aşkı" filmleri seyrettirildi. "Fabrikatör eşittir hırsız" imajı, zihinlerde öylesine yer etti ki zaten sayısı üç-beşi geçmeyen fabrikatörler, halk içine çıkamaz oldu; fabrikatörlük utanç haline geldi. Daha düne kadar biraz gösterişli evlerin duvarlarına spreylerle "Hırsız apartmanı" yazıldığı zihinlerde tazeliğini koruyor. Bu etki günümüzde de devam etmekte...

Artık fabrikatör falan kalmadı. İstedikleri oldu. Kına yaksınlar...

Fabrika demek üretim demek, iş demek, istihdam demek, ihracat demek... Ülkenin zenginliği, dolayısıyla halkın zenginliği demek... İşte artık fabrika yok... İşsizlik de tavana vurdu. Bundan sonra kimse de fabrika kurmaya kalkmaz. Enayi mi adam! Sermaye koyacak, işçinin sendikasına hesap verecek, işçinin kıdem tazminatı yükünün altına girecek, her dakika devlete, maliyeye hesap verecek... en ufak krizde, tüm varlığını kaybedecek... sıkıntıya düştüğünde, vergisini ödeyemediğinde, devlet sanayicinin yanında olacağına ilk iş olarak yurt dışı yasağı koyup, sendikalarla birlikte adamın malına mülküne el koyacak, haraç mezat makinelerini satıp, maliye vergisini, işçi kıdem tazminatını alacak...

Sermayedar işin kolayını buldu artık. Ya üç-beş kişilik kadroyla ticaret yapıyor, ya da parasını emlake veya faize yatırıyor. Artık günümüzde tefecilik yapmayan ayakta duramıyor. İşte bunun için "Finans kuruluşu" adı altında tefeciden geçilmiyor memlekette.

İşsizlik gittikçe artacak beyler! Fabrika bacaları yükselmedikçe, bir ülkede üretim olmadıkça işsizliğe çare bulunamaz.

İkinci sorumlu bankalar...

Atatürk zamanında bankacılık sistemi, dünya bankacılık anlayışından çok farklı bir amaçla, farklı bir mantıkla kuruldu. Batı dünyasında bankalar ticarethane olarak kurulurken, Türkiye'de sanayii kalkındırma amaçlı kuruldu. Halkın küçük tasarruflarının büyük sermaye oluşturması sağlandı. Bu paralarla fabrikalar kuruldu.

Günümüzde bankalar, halkın tasarruflarından ne kadar kâr elde ettikleriyle övünüyorlar. Devasa binalar inşa ederek halka adeta "Bakın sizi nasıl yoluyoruz!" mesajı vererek alay ediyorlar.

Bankalar devletleştirilerek, bugün yapılanın tam aksine millileştirilerek ticarethane olmaktan çıkarılıp sanayiye destek verir duruma getirilmedikçe bu ülkede hiçbir yere varılamaz, işsizlik ve fakirlik sorunu çözülemez.

Üçüncü sorumlu, sendikalar:

Türkiye için sendikalaşma henüz çok erken. Sanayi oturmadan, sınai müesseseler güçlenmeden sendikacılık para etmez. Zaten insanlar sanayici olmak istememekte, işçinin yükünü taşımaya yanaşmamaktayken; mevcut birkaç fabrika da ayakta kalma savaşı verirken, sendika işçinin hakkını nasıl koruyacak? Bu şartlarda fabrika sahipleri için sendikalar bir öcüden başka bir şey değil!

Fabrika sayısı o kadar artmalı ki, işçi bulamaz hale gelmeli. Arz-talep dengesi zaten işçinin maaşının yüksek olmasını sağlar. İş yerleri, işçi bulabilmek için cazip ücret teklif etmek zorunda kalırlar. Sendikaya da gerek kalmaz.

Dördüncü sorumlu, sigorta ve vergi:

Bugün işçinin aldığı net ücret kadar devlet vergi ve sigorta kesintisi yapmakta... Yani devlet işverene diyor ki: "İşçiye ne kadar verirsen, bana da o kadar vereceksin." Adeta patron, işçi çalıştırdığı için cezalandırılıyor.

İşçi, aldığı net ücrete bakar. İşveren de ödediği brüt tutara... Bugün 600 lira net alan bir işçinin işverene maliyeti -yemek maliyetiyle beraber- 1200 lirayı geçiyor. İşveren, ortalık süpürmek için bir işçiye 1200 lira vermekten şikayet ederken, eline 600 lira geçen işçi de bu parayla geçinememekten şikayetçi. Bu şartlarda işsizlik elbette artar...

Beşinci sorumlu, kıdem tazminatı:

İşçi çalıştırdığı sürece bir işveren; işçi adına sigorta, sigorta işveren payı, vergi, öğle yemeği, sosyal yardımlar gibi ödemeler yaptıktan sonra, bir de her yıl için bir maaş kadar kıdem tazminatı borçlanmakta... Herhangi bir nedenle bir işçiyi çıkarmak istediğinde bir de ihbar tazminatı ödemek zorunda... Bu şartlarda kimse sanayici olmak istemez; kimse bu kadar yükün altına girmez. Hele, zora girdiğinde bir de devlet icra ve hacizle üstüne gelecekse, asla...

Sermayesi olan herkes ya tefeciliğe kayar, ya da kolay para kazanma yolları arar. İstihdam yükünün altına girmez...

Bu şartlar değişmeden, işsizlik daha çok büyür ama asla azalmaz. Herkes bunu böyle bile...

2 Ocak 2010 Cumartesi

Neden asker düşmanlığı?


Son günlerde sıkça konuşulan bir konu, asker düşmanlığı... Nedir, nasıl iştir anlamak mümkün değil!

Asker kimdir, önce ona bakmak lazım. Asker ithal midir, aydan mı gelmiştir, uzaylı mıdır?

Asker sensin, benim. Senin evladındır, benim evladımdır. Senin babandır, benim babamdır asker.

Herkesin sırayla yaptığı bir görevdir askerlik. Kendi varlığını, kendi toprağını, kendi namusunu, kendi ailesini ve milletini korumak üzere, kendi varlığından kurulmuş bir müessesedir.

Başka dünyalardan gelmiş bir yaratık değildir asker. Askere düşman olmak, sapıklıktan öte bir şey olamaz. Kendine düşman olmaktır, askere düşman olmak. Kimde böyle bir zihniyet varsa, acilen tedavisi gerekir.

Ancak düşündürücü bir husus var... Asker düşmanı sayısı göründüğü kadarıyla pek de azımsanacak miktarda değil... Asker düşmanlığı bir hastalıksa ve de bu düşmanların sayısı biraz kabarıksa, başka bir yerde bir hastalık daha var demektir. Bireysel hastalığın dışında...

Her hastalık küçük çapta olduğu sürece ihmal edilebilir. Ancak, ülke içinde sesi duyulmaya başlamışsa, gündemi işgal edecek boyuta gelmişse, durum ciddiyet arz ediyor demektir. Aynen grip salgını gibi... Üç-beş grip vakası önemsenmez ama yaygınlaşması durumunda tedbir gerekir; yaygınlaşmasının önlenmesi gerekir.

Önce teşhis gerekir. Teşhis de ancak konunun uzmanları tarafından konulur. Bizlere düşmez yani... Bize düşmez ama hasta bizsek; uzmana hastalığımızı açmamız, rahatsızlık ve şikayetlerimizi söylemek de bize düşer.

Askerliğini yapmış her erkek, ordu bünyesinde subay-astsubay, astsubay-yedeksubay, astsubay-er, çavuş-er vs. arasındaki rahatsızlıkları, hoşgörüsüzlükleri ve sevgisizlikleri bilir.

Ne var ki Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sn. İlker Başbuğ'un, astsubayları Gazi Orduevi'ndeki 30 Ağustos Resepsiyonu'na çağırması ile olumlu ilk adım atılmış oldu. Bu önemli gelişmenin her alanda devam etmesi, ordu içindeki sevgi ve bütünlüğün güçlenmesine katkıda bulunacaktır.

Ancak kanaatimce asıl sorun burada değildir. Zira bunların bir kısmı ordunun içinde, ailede olduğu gibi kendi iç sorunları şeklinde kabul edilebilir. Ancak diğer bir kısmı çok önemlidir.

Astsubay-yedeksubay ve er-erbaş ilişkileri:

Zira ordunun önemli bir kısmını yedeksubay ve erler teşkil etmekte. Ve bu zümre, sırayla halkın tamamından oluşmakta. Geçici olarak... Zira er ve yedeksubaylar hem ordunun büyük bir kısmını teşkil etmekte hem de milletin bütününü...

Her Türk erkeği, ya yedeksubay ya da er olarak vatan görevine gitmekte... Çoğunlukla davul-zurna eşliğinde orduya katılmakta... Ne var ki orduya katıldığı günden tezkere alıncaya kadar; eğitimsiz, çoğu kendini bilmez kimselerin ellerine terk edilmekte... Hemen hemen hiçbir subay, alt kademedeki bu insanların sorunlarına eğilmemekte.

Asker oluncaya kadar toplum içinde hiçbir yere varamamış, adam yerine konulmamış, askerlik sonrası da hiçbir yere varamayacak kimseler; talim öğretmeni, erbaş olduklarında emir verme yetkisiyle donatılıyor. "Ne oldum delisi"ne dönüşüyor. Bunların davranışları, subaylarca denetlenmiyor. Bu denetimsiz, kendini bilmez kişiler yüzünden hemen hemen her delikanlı nefretle doluyor.

Bu durum, kısmen yedeksubaylar için de geçerli. Sevgiyle, vatana hizmet amacıyla askere giden gençler, "disiplin" adı altında, itilip kakılmayla, hor görülmeyle karşı karşıya kalıyorlar. Bu kişiler sivil hayata döndüklerinde askerlik hakkında hiç de iyi şeyler söylemiyorlar, askere iyi gözle bakmıyorlar.

Bu kişilerin içindeki bazı zayıf karakterlilerin, sivil hayatta asker karşıtı olmaları için küçücük kışkırtmalar yetebilir.

Ordunun, bu konuyu ele alması, derhal çözüm getirmesi gerekir. Her askere giden Türk erkeğinin olumlu intibalarla sivil hayata dönmesini sağlayacak tedbirler alınmalıdır. Bu da ancak, yüksek rütbeli kumandanların; er, erbaş ve yedeksubayları, güvenilir, ehliyetli ellere teslim etmesiyle mümkündür.

Astsubaylara yeni yaklaşım çerçevesinde, daha önemli olduğuna inandığım bu konuya da eğilmekte yarar vardır sanıyorum. Disiplin başka, eziyet başka şeydir. Sevginin olduğu yerde disiplinin daha etkin olduğu muhakkaktır. Gözbebeği ordumuzun; yarının aile reisi olacak gençlerimizi sevgiyle kendisine bağlaması, potansiyel asker düşmanı sayısını azaltacaktır.

Bugüne kadar gerek askere saygı gerekse korku nedeniyle hiç konuşulmamış bu konu artık gündeme getirilmeli; toplum önünde değilse bile, yüksek rütbeli subaylarımız arasında tartışma konusu haline getirilerek çözüm aranmalıdır.

Bu miletin özelliği zaten doğuştan asker olmasındadır. Genetik yapısı itibariyle her Türk evladı doğuştan askerdir. Vatan görevi sırasında ek bir baskıya ihtiyacı yoktur. Bilimsel disiplin metotları uygulanarak eğitilmesi öngörülmelidir. Son derece yetişkin kadroya sahip olan ordumuz için bu çok kolaydır. Yeter ki ele alınsın. Bu konuda sanki biraz ihmal var gibi...

Düşünüyorum da... Acaba bu kadar asker düşmanı yetişmesinde ordunun bu ihmalinin de hiç payı yok mu?