25 Aralık 2009 Cuma

Ülke yönetimi ve apartman yönetimi


Bir ülkenin yönetimi en az bir apartman yönetimi kadar ciddi olmalıdır.

Diğer ülkeler nasıl yönetiliyor bilemem ama, başka ülke yönetimlerinde olmasa da, temel bir mantık ileri sürülüyorsa üzerinde düşünmek gerekir diye inanıyorum.

Nedir bu mantık?

Gayet basit... Sabık yönetimin kendini ibra etmesi...

Her hükümet iktidara geldiğinde, ülkenin kaderi üzerinde etkin rol oynayacak değişiklikler yapar. Hatta bu değişiklikleri ülke menfatinin aleyhine, partisinin çıkarları için de yapar. Ne var ki, seçim sonrası ya tekrar seçilerek hayatına devam eder ya da iktidarı başka bir partiye devreder. Hiç hesap vermeden... Kendini ibra etmeden...

Peki ama gerek yeniden göreve devam edebilmesi için gerekse yeni partiye iktidarı devredebilmesi için kendini önce temize çıkarması gerekmez mi? Yaptığı işlerin hesabını vermesi gerekmez mi?

Hayır... Buna hiç gerek duyulmaz. Meşru ya da gayrimeşru ne yaptıysa yanına kâr kalır. Kimseye hesap vermez. Yerine geçen parti iktidar olur ama o da sadece eski hükümetin yaptıklarını kötüler durur. Kendinden sonra gelecek olanlar da aynı şeyi yapacaklardır. Havanda su döverek bu böyle devam eder gider...

Bir ülke; özellikle bizim ülkemiz böyle idare edildiği sürece, belini doğrultamayacaktır.

Hiçbir iktidar, görevden ayrılırken kendini ibra etmeden, hesap vermeden kenara çekilememeli. HESAP VERMELİ, HESAP... Hem de çok çetin sorgulamalarla...

Bu hesabı kime vermeli, sorgulayan veya sorgulayanlar kimler olmalı, hata veya kusurların müeyyideleri neler olmalı; bunu ben bilemem. Orası hukukçuların, bilim adamlarının işi...

En basit şekliyle bir apartman yönetiminde bile eski yönetim kendini ibra etmeden yeni yönetici seçimine geçilmezken koskaca bir ülke yönetiminden sonra neden bir ibra zorunluluğu getirilmez? Kimse "Başka ülkelerde böyle bir örnek yok" demesin. Çünkü hepimiz biliyoruz ki bizim ülkemiz kadar berbat yönetilen bir ülke daha yok...

Böyle bir kural hiçbir zaman getirilmeyeceği gibi teklif dahi edilmeyecektir. Zira yönetime talip olan hiçbir partinin işine gelmeyecektir bu. Aynen, dokunulmazlıkların kaldırılmayacağı veya yalnızca kürsüdeki konuşmalarla sınırlandırılmayacağı gibi...

Merak ediyorum: Acaba böylesine bir ibra zorunluluğu getirilse, tüm partilerin iktidar hırsı ve şevki bugünkü ihtirasla devam eder mi?

23 Aralık 2009 Çarşamba

İkiyüzlülük ve "Sayın"...


Herkes birilerinden bahsederken söze "Sayın" diye başlıyor.

Ne güzel!..

İyi güzel de... sonra gelen hakaretler ne oluyor? Diyorum ki "Hakaret edip aşağıladığına göre saygı duymuyorsun. Saygı duymadığın bir insana neden "Sayın" diyorsun? Anlamı ne bunun? "

Merak ediyorum; bir insan herkese saygı duymak zorunda mı? Hukuken bir mecburiyet mi var?

Saygısızlık etsin demiyorum ama saygı duymak zorunda da olamaz kimse kimseye...

Saygı duyulmayan kimse makam sahibi de olabilir. Söze başlarken konu edilen kişiye makam sıfatıyla başlamak yeterli değil mi? Gerçekten saygı duyulan kimseye "Sayın" demek, düşüncelerin daha net anlatıldığı bir şekil olmaz mı?

Son zamanlarda özellikle siyasetçilerde moda oldu bu "Sayın" kelimesi ve ardından gelen hakaretler. Ülkeyi yöneten veya yönetmeye talip olanlara yakışmıyor... Hem milletin huzurunda hakaret yakışmıyor, hem de "Sayın" sözcüğü uyum sağlamıyor. Hem milletin Türkçesini bozuyorlar, hem de milletin onlara saygısı ve güveni kalmıyor.

Siyasetçilerden söz açılmışken...

Halkın önünde veya gurup toplantılarında, muhaliflerinden söz ederken sanki karşılarındaymış gibi konuşuyorlar, bağıra çağıra hesap soruyorlar: "Hadi gel de şunu yap bakalım... Sen şunu yapmadın mı?... " diye... Sanki karşı karşıya imişler de kavga ediyorlar gibi... Sonra o kişiyle karşılaştıklarında, gülücükler sunarak el sıkışıyorlar. Aynı sözleri birbirlerinin yüzüne söyleyemiyorlar. Bunun adı da "siyaset" oluyor, "nezaket" oluyor. Halkın karşısında gösterdikleri kahramanlık, atıp tuttukları kişiyle karşılaşınca yok oluyor.

Ne böyle nezaket olur, ne de siyaset...

Bütün siyasiler milleti bıktırdılar bu mahalle kavgasından. Ne yazık ki farkında değiller. "Yüce Meclis" sözü ağızlarından düşmüyor. Meclis kendilerinden oluşmuyor mu? Bu mu yücelik? Yüce Meclis'e yakışıyorlar mı?

Siyasetin çivisi çıktı; çivisi...

Vah milletim!..

11 Aralık 2009 Cuma

Medya, PKK'ya destek verdiğinin farkında mı?


PKK bir terör örgütü müdür? Hayır!

Bir böcek örgütüdür; kakalaklar gibi kovuklarda yaşayan... Veya dağlardaki mağaralarda ve karanlıkta pislik içinde, gün ışığından korkan kan emici yarasalar gibi... Bunlar gibi uyuşturucu uğruna yıllardır katillik yapan bir terör örgütü görülmüş müdür ki bunlara terör örgütü deniyor. Dünyadaki tüm terör örgütlerinin bile kanına dokunması lazım bu alçakların yaptıklarının. Terör örgütlerinin, PKK denilen bu yaratıklara "Prestijimizi sarstınız" diye savaş açması lazım.

Bir terör örgütünün siyasal amacı vardır; yanlış da olsa bir ideali vardır. Genellikle bir devlet kurmak gibi... PKK'nın ise amacı yok... Başlarındaki üç beş serseri esrarkeş, uyuşturucu müptelası ve tüccarının menfaati için adam öldüren caniler çetesi...

Ne devlet kurma amacı var, ne de Türkiye'yi bölmek. Türkiye'yi bölmek Batının amacı; PKK'nın değil. Türkiye bölünmüş veya bölünmemiş umurunda bile değil PKK'nın. Kürt çıkarlarının da umurunda olmadığı gibi...

Pis bir menfaat uğruna Batı'nın destek verdiği mağara adamları... Batıyla kol kola... Hani şu medeniyetine(!) ulaşmak için yıllardır kapısında sürünüp, aşağılanarak beklediğimiz barbar Batıyla...

Bunu anlamak için ne siyasetçi olmaya ne de istihbaratçı olmaya gerek var. Her şey hepimizin gözü önünde oluyor. Meselenin Kürt meselesi, Kürt sorunu olmadığı gün gibi aşikâr...

Şimdi bu korkak yarasa sürüsüne "katil, eşkıya" demiyor, "terör örgütü" diyor medya; paye veriyor. Gazetesiyle, televizyonuyla... "Terör örgütlüğü" bile payedir bu sürü için. Bu da yetmiyor, "Kürt sorunu" diyerek Türkiye'yi de Kürt kökenli vatandaşları da suçlu duruma düşürüyor.

Bu kadarla da kalmıyor medya. Duygu sömürüsüyle "rating" yapmak için şehitlerimizin ağlayan annelerinin, babalarının hıçkırıklarını, kameralarıyla gözlerinin içine "zoom" yaparak veriyor. Feryatlarını en yüksek perdeden, defalarca yayınlıyor. İçimizi katıltana kadar. Bununla da yetinmiyor; cenaze törenlerini saniye saniye aktarıyor. İçimizi cayır cayır yakarken eşkıyanın ekmeğine yağ sürüyor, bayram yaptırıyor. HİÇ UTANMADAN, SIKILMADAN! Sorarsanız, "Yayıncılık, gazetecilik görevi"ni yapıyor. Sonra da evine gidip, övünçle, gururla, vazifesini en iyi şekilde yapmış olmanın, rakiplerine fark atmış olmanın mutluluğuyla uyuyor.

Birçok köşe yazarı ne yapıyor? Savaştan, barıştan söz ederek; kan emici yarasa sürüsünü, sanki bir devlet kuruluşuyla savaş yapılıyormuş gibi anlatıyor.

NE SAVAŞI BE ADAMLAR? NE BARIŞI? Savaş veya barış, bir devletle yapılır. Uyuşturucu çetesiyle değil! Bu tür böcekler sadece imha edilerek yok edilir; açılımla falan değil! Askerimin eli kolu bağlanmasın, "Hallet şu işi bildiğin gibi" densin, yeter. Üç günde değilse, bir haftada ne yarasa kalır ne kakalak sürüsü... Bütün imkansızlıklara rağmen "Düvel-i muazzama"yı darmadağın etmiş, mucizeler yaratmış mehmetçiğim mi üç tane çulsuzun hakkından gelemeyecek!

Aydın geçinenlere, gazeteci olunca kendi kendilerini aydın ilan edenlere soruyorum: Ne açılımı? Ne açılımına destek veriyorsunuz? Kürtler mi adam öldürenler? Bilmiyor musunuz ki, hala öğrenemediniz mi ki bu eşkıya Kürtçe bile bilmiyor. Telsiz konuşmaları ortada... Bir de bu konuşmaları siz yayınladığınız halde hala Kürt meselesi mi diyorsunuz bu adam öldürmelere? Unutuyor musunuz ki PKK denilen korkak yarasa sürüsü önce Kürtleri öldürdü? Masum Kürt çocuklarını, bebeklerini... Gazetelerinizde yayınlayan siz değil miydiniz resimlerini?

Önce PKK silah bırakmalıymış! Demeyin yahu! Eşkıyanın silah bırakması için yalvarılmaz. Silah elinden alınır. Hem de tepeleyerek...

Bölücübaşı meselesine gelince...

PKK, bölücübaşının emriyle hareket ediyormuş!

O zavallı, beyinsiz yaratık mı emir veriyor? Bakışları, kapana yakalanmış bir fare kadar korkak; yakalandığında Türkiye'ye getirilirken "Ben Türk Devleti'nin emrindeyim. Ne isterseniz yaparım." diyerek korkaklığı, alçaklığı, hainliği tescil edilmiş bir beyinsiz mi plan yapacak, emir verecek? Kimin kanalıyla emir verecek? Zavallı, korkak bir kukla olduğunu; asıl bir kaynaktan emir alıp, Öcalan'la görüştükten sonra onun emriymiş gibi gösteren avukat benzeri istihbaratçıların işleri yürüttüğünü anlayamıyor musunuz, aydın(!) kişiler olmanıza rağmen? Yoksa anlıyorsunuz da, bilemediğimiz bazı sebeplerden mi Öcalan'ı plan yapabilecek bir adammış gibi gösteriyorsunuz?

Bu davranışlarınızla PKK'nın ve bölücübaşının propagandasını yaptığınızın farkında değil misiniz? Siz farkında değilseniz de bu millet her şeyin farkında...

Ey medya! Rekabet derdine düşüp PKK'ya destek verdiğinizin farkına varın. Ayılın artık! Bırakın artık demokrat gözükme numaralarını. Milletin tahammülü kalmadı artık! Demokrasi buysa, böyle demokrasi istemiyor bu millet! Hiç değilse bunu anlayın!