1948 yılıydı. Atatürk öleli henüz 10 yıl olmuştu. Gerek eğitim sistemi gerekse öğretmenler Atatürk'ün tanımladığı nitelikteydi. Ancak henüz "Anaokulu" kavramı oluşmamış; ailesinden ilk defa ayrılan çocuklar doğrudan disiplin altına giriyorlardı.
Annem elimden tutarak beni okula getirmiş, öğretmenime sınıf kapısında teslim etmişti. Neden bilmiyorum, okula, açılış gününden birkaç gün sonra gitmiştim. Hem de dersin ortasında...
Çocuklar ikişer kişilik sıralarda oturuyorlardı. Hatırladığım kadarıyla sınıf 40 kişi civarındaydı.
Öğretmen beni arka sıralarda Sururi adında bir çocuğun yanına oturttu ve kürsüye geçerek dersine devam etti.
Yaşım, diğer arkadaşlarımdan küçük olduğundan mı ne, dersleri pek takip edemezdim, bazı şeyleri anlayamazdım. Biraz da sıkılgan, utangaç bir yapım vardı. Öğretmen soru sorduğunda cevap veremeyince mahcup olur, ağlardım.
Sevgili Gönül öğretmenim hemen yanıma gelir, şefkatle bana sarılırdı. Anne şefkatiyle... Beni mahcup etmemek için bana artık soru sormaktan da vazgeçmişti. Orta boylu, esmer, biraz kilolu, güler yüzlüydü. Aksanından, Doğu Anadolulu olduğu anlaşılıyordu.
*-*-*-*-*-*-*
İki gün önce okulumu ziyarete gittim. Müdür Yardımcısı Aziz Şeker benimle ilgilendi, mezuniyet kayıtlarımı buldu.
Sınıf numaram 518, mezuniyet yılım 1953...
Her şey olduğu gibi duruyordu. Bahçe, kapılar, pencereler... Hatta yer karoları... Bina, tarihi eser olduğu için hiçbir şey değiştirilmemiş... Sınıfım gene 1-A sınıfı... Okulum orada, ben oradayım, kayıtlarım dahil orada... Bir tek öğretmenim yok...
Seni bulmak, ellerinden öpmek isterim öğretmenim. Ama galiba geç kaldım. Hem de çok geç...
Seni yâd etmek istedim sevgili öğretmenim. Geciktiğim için beni affet!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder