30 Eylül 2009 Çarşamba

Spor zavallılığı


Ülkemizde "spor" denince "futbol"; futbol denince, spor akla geliyor. Başka türlü düşünmek söz konusu bile değil. Spor anlamı "Futbol" ile eşdeğer olmuş... Bu cehalet öylesine yer etmiş ki yalnız gençler değil, yaşını başını almış kimseler bile aynı havada... Toplumun kesimlerine göre de değişiklik arz etmiyor. Aydın-cahil, kültürlü-kültürsüz, hangi kesime bakarsanız bakın aynı dili konuşuyor.

Kimlerden oluşuyor bu taraftar? Tribünlere bir bakın; maç dağıldıktan sonra sokaklardaki taraftarlara bakın, görürsünüz... Çoğunluğu gariban, işsiz güçsüz, evine ekmeğini zor götüren, hatta belki götüremeyen ama futbol seyretmek için sabahlara kadar stadyum önünde kuyrukta bekleyen, cebindeki son kuruşu harcayanlar topluluğu... Devasa ve lüks kulüp binaları çoğunlukla bu kesimden toplanan paralarla yapılıyor. Gariban istismarı resmen... Trilyonlarca transfer ücretleri de bunların cebinden karşılanıyor. Yazık, günah değil mi?

Hadi onlar cahil diyelim; peki ya aklı başında zannettiğimiz, yaşını başını almış, tahsilli, kültürlü adamlara ne demeli? Koca koca, saçı başı ağarmış tahsilli, kültürlü dediğimiz adamlar... Topa tekme vuran birileri için televizyonlarda saatlerce yorum yapıyorlar. Beyinleri, işe yaramaz bir yığın gereksiz bilgiyle dolu... Adeta hipnoz altında, bütün dikkatlerini ve beyin güçlerini spora(!), daha doğrusu futbola kilitlemişler. Çocuklarını da kendileri gibi hasta etmeye odaklanmışlar...

Bu, Türk halkının bir zavallılığı değil de nedir?

Ülkemizde futboldan başka gelişmiş bir spor(!) (tabi sporsa...) dalı gösterebilir misiniz? Sadece biraz basketbol, biraz da voleybol, o kadar! Onlar da seyircisiz, kendi kendilerini avutuyorlar. Artık televizyonların spor programlarında bile konu edilmiyorlar. Ya bir zamanlar TRT 3'te olsun, zaman zaman gösterilen, dünyada söz sahibi olduğumuz silah sporu SKEET, TRAP?.. Artık adları bile geçmiyor. Tamamen silinip gittiler... Silah merakı olan asker milletime ne oldu? Maganda oldu; sokaklarda maç sonrası havaya ateş edip çoluk çocuk vuruyor. BRAVOOO(!)

Bari futbolda bir yere varmış olsak "Hadi neyse!" diyeceğim. Zaman zaman küçük, arkası gelmeyen başarılardan ibaret... Bu saatten sonra bir yere geleceğimiz de yok. Cücük kalmışız. Halk coşturuluyor, ümitlendiriliyor ve profesyonellerle kulüpler malı götürüyor.

Taraftarların konuşmalarına bir bakın:

"Nasıl yendik ama!.."

Kim yenmiş?

"Biz" yenmişiz.

"Biz" kim? Ve futbolcuya veya kulübe o "biz" ne ifade ediyor?

"Para", yani kazanç kaynağı... Bir bakıma sermaye... Onlar, sayemizde cebini doldururken biz ne yapıyoruz? "Biz", "siz" diyerek birbirimizi öldürüyoruz. Takımımız için arkadaşlıklarımızı bozuyor, birbirimizi hırpalıyoruz. Peki, kimin umurunda? Takımların mı, kulüplerin mi?

Hadi canım! Onlar cep derdinde... Taraftar falan umurlarında değil... Sayıları çok olsun, onlara yeter... Kim oldukları onlar için hiç fark etmez...

Takım elemanları bugün "X" takımında, yarın daha iyi para verirlerse "Y" takımında... Hemencecik üniformayı sırtından çıkarıp atıyor, hiç sorun etmeden rakip takımınkini giyiveriyor, kendi eski kulübünün takımına gol atıyor. Biz birbirimizi yiyip duralım... Canım, profesyonellik(!) bu...

Öylesine şuursuzca bir girdaba kapılmışız ki, hiç düşünmüyoruz bile... Ekmeğimizi kazandığımız işimizin bile bu kadar taraftarı olamamışız ama bize hiçbir yararı dokunmayan bir takım taraftarlığı için canımızı veriyoruz. Hiç düşünmeyecek miyiz, "Yahu ben ne yapıyorum?" diye? "Kim ve ne için, takım taraftarlığını işimden, ekmeğimden, hatta zaman zaman ailemden bile mukaddes sayıyorum" diye?

Mertlik, profesyonelliğe geçince bozuldu. Oysa "profesyonel", "meslek sahibi" demek... Parayı bastırandan yana olmak demek değil!.. Ülkemizde bütün kavramlar yozlaştırıldığı gibi bu kavram da çürütüldü ne yazık ki.

Zamanın LEFTER'i, Galatasaraylı "Uçan panter" TURGAY'ı, henüz hayatta olmalarına rağmen artık hiç anılmıyorlar bile. Takımları için bir ömür vermişler... Şimdi ise aç mı, tok mu; ne yer, ne içer bu adamlar diye arayıp soranları bile yok. Oysa onlara servet ödeseniz takım ve üniformalarını değiştirmezler. Halk bu gibilere değil; para ve menfaat peşinde koşan futbolculara sahip çıkıyor. Yani taraftar, kendi ipini kendi çekiyor, sonra da başarı bekliyor. Başarı olsa ne olacak ki? Başarılı adam cebini dolduracak; onun hedefi cep... Taraftara soruyorum: Peki sana ne oluyor be adam? Meşhur Galatasaray taraftarı, hayatını takımına adamış "Karınca ezmez şevki"si bile kulüplerin ve futbolcuların umurunda olmadı. Sen kimin umurunda olduğunu zannediyorsun? Neden ve kim için yırtınıp duruyorsun? Sadece sermayesin sen... Hâlâ farkında değil misin?

Taraftar, nasıl oluşturuluyor?

Öyle bir çark kurulmuş ki, aynen uyuşturucuda olduğu gibi... Nasıl ki uyuşturucu kullanan bir baba, çocuklarını ve ailesini de uyuşturucuya alıştırır; futbolda da aynı yöntem uygulanıyor. Her baba, kendi çocuğunu, kendi takımının taraftarı yapmak için beyin yıkıyor. Neden? Bu sorunun cevabını kendisi de bilmiyor. Beyninin düşünme bölümü iptal edilmiş. Kendi takımı putlaştırılmış. Adam, çocuğunun da aynı puta tapmasını istiyor. NEDEN? İşte bu soruyu asla sormuyor, sormayı da düşünmüyor. Uyuşturucu müptelası gibi beyni felç olmuş. Kime ve neye hizmet ediyor, kendi de bilmiyor. Sadece taraftar... Ölümüne taraftar... İşte o kadar! Çocuğu da öyle olmalı! Peki o neden?

Mükemmel bir futbolcu besleme sistemi oluşturulmuş. Öyle ki, kimse bozamaz bu sistemi. Olağanüstü başarılı bir sömürü programı...

Futbol spor mu peki?

Tekme atan adamlar gurubu... Ama çok güzel tekme atıyor ya!.. Tekmeyle para kazanıyor. Hem de öyle böyle değil... Kazansın kazanmasına da... kime ne yararı var, kendi cebinden başka? Buna spor deniyor. Sakatlanan sakatlanana... Tekme yiyen yiyene...

"Spor" kelimesi, sağlığı korumayı da içeren bir anlam taşımaz mı?

Hangi futbolcuya bakarsanız bakın, mutlaka birkaç defa sakatlanmıştır. Hemen hepsinin bacakları çarpıktır. Menüsküs olmayanına rastlayamazsınız. Nasıl sporsa bu!..

Taraftarlar bana kızacak muhakkak ama, gene düşünmeden... "Bu adam bir şeyler söylüyor. Bir düşünsek ne olur ki?" demeden... Sadece öfkelenecekler... Hipnoz edilmişler adeta... Hatta tutsak...

Taraftarı olduğumuz kulüp kimdir, nedir?

Para kazanmak için dünyanın her yerinden futbolcu satın alan bir heyet. "Satın almak!"... Nasıl bir tabirdir bu? Satın alınan ve satılan futbolcu!.. Sanki bir malmış gibi... Bu tabir bir aşağılama değil mi? Futbolcularımız nasıl kabul ediyorlar bu tabiri? Anlamak mümkün değil! Ya taraftar nasıl kabul ediyor, tuttuğu takımın futbolcusunun satılmasını?

Satılan kim? Futbolcu... Satan kim? Kulüp...

Hadi bunu da hoş görelim de, taraftarın durumu ne oluyor bu şartta?

Hâlâ takımını tutuyor, onun için yanıp tutuşuyor...

Bir düşünelim: Kulüp, yabancı bir ülkenin takımından -mesela Real Madrid'ten- bir tane değil de bir çok futbolcu aldı diyelim. Hatta biraz ileri gidelim ve bütün sporcularını aldı diyelim. Kulüp, gene aynı kulüp mü? EVET! Taraftar gene aynı kulübü mü destekliyor? EVET! Nasıl oluyorsa!.. Ne demekse!.

Gene taraftara soruyorum? "Gerçekten sen kimi destekliyorsun? Ne yaptığının farkında mısın?"

Vah milletim!

Daha çok şey yazılabilir bu konuda ama satırlar da, tahammülüm de yetmez!

Taraftarlar da, kulüpler de kızmasınlar bu yazıya. Zira demokratikleşiyoruz(!). Açılım süreci değil mi bu? Biraz sert eleştirilere de alışalım, açılalım dedik.

26 Eylül 2009 Cumartesi

Bir soru, bir ders: Neden?


Sitenin bahçesinde oynadığımız tavla henüz bitmişti. Tam o sırada, küçücük, 1 mm'den daha küçük, şirin, kanatlı bir böcek tavlanın içine düştü. Bir türlü dışarı çıkamıyordu. Yardımcı olmak için üfledim ama olmadı; biraz havalandı, gene düştü. Bir daha, bir daha... ama nafile...

İncitmeden dışarı çıkartabilmek için küçük bir kağıt parçası arıyordum ki, tam o sırada tavla arkadaşım, parmağıyla küçücük böceğin üzerine basarak ezdi ve dışarı attı. Sessiz bir isyanla içimden sordum: Neden?

*-*-*-*-*-*-*

Yıllar önceydi... 1955 yılıydı hatırladığım kadarıyla ve ben 13 yaşındaydım. Küçükçekmece gölünün kıyısında, "Soğuksu" tren istasyonuna 1 Km. mesafede, bugünkü "Kanarya" istasyonunun yanında bir yazlık evimiz vardı. Kanarya istasyonunun henüz olmadığı o yıllarda, trenden Soğuksu'da inip yaya olarak demiryolu traverslerinin üzerinden giderdik evimize.

Gölde, zararsız tatlı su yılanları yaşardı. Göle girdiğimizde uzunca süre hareketsiz durduğumuzda bacaklarımıza sarılır, biz kıpırdayınca kaçarlardı. Zaman zaman da karaya çıkarlar, sahilde gezinirlerdi.

Bir yaz günü Soğuksu'da trenden inmiş, gene traverslerin üzerinden yürüyerek eve gidiyordum. Önümde de küçük bir su yılanı... Hemen yere eğildim; traverslerin arasındaki taşlardan aldım, peş peşe yılana atmaya başladım. Hayvancık kaçmaya başladı. O kaçıyor, ben elimdeki taşları ona atarak kovalıyordum. Bu kaçmaca kovalamaca pek uzun sürmedi; attığım taşlardan biri kafasına geldi ve hayvancık orada öldü. Kendimi bir kahraman gibi hissediyordum. Bu büyük başarıyı(!) anlatmalıydım herkese...

Eve geldim; annem, mutfakta bulaşık yıkıyordu. Hiç vakit kaybetmeden, büyük bir gururla haykırarak "Bir su yılanı öldürdüm" dedim.

Annemin arkası dönüktü. Bir an duraladı ve bana doğru dönerek "Neden?" dedi. Uzunca bir süre yüzüme bakarak cevap bekledi, sonra arkasını dönerek işine devam etti.

Övgü beklerken, böyle bir soruyla karşılaşmak beni şaşırtmıştı. Öylece kalakaldım. Düşündüm, düşündüm ve bir cevap veremedim.

Aradan bunca yıl geçti, 67 yaşındayım ve hâlâ bu sorunun cevabını bulamadım.

*-*-*-*-*-*-*

Tavla arkadaşım; o küçücük, şirin böceği parmağıyla eziverdiğinde o günlerimi hatırladım ve gene sordum kendi kendime: Neden?

Emin olduğum bir şey vardı: Annesi ona sormamıştı hiç "Neden?" diye...

16 Eylül 2009 Çarşamba

Türkiye striptizci oluyor


Türkiye iyice açılıp saçılmakta ısrarlı. Striptizci oldu adeta... Bir açılımdır gidiyor; açıla açıla bitmeyecek; üstünde bir şey kalmayıncaya kadar açılacak anlaşılan.

Ermeni açılımı diye başladık işe. Hrant Dink öldürülünce "Hepimiz Ermeniyiz!" dedik. Açılıp saçılıp Ermeni olduk. Sonra yetmedi, Ermenistan sınır kapısını açmaya karar verdik. Daha sonra (veya daha önce-sırasını karıştırıyorum artık-) Heybeliada Ruhban Okulu'nu açmaya karar verdik. Yetmedi, "Kürt açılımı" dedik; daha sonra da "Demokratik açılım..." Açılıp saçılma gittikçe artıyor. O kadar ki, artık güneydoğuda PKK bayrakları da açılıyor. Türkiye'nin her tarafı açıldıkça açılıyor; açılıp saçılıyor. Striptizci oldu mübarek Türkiye.

"Tarihi direnişe geçeceğiz" diyor (DTP) Grup Başkanvekili ve Diyarbakır Milletvekili Selahattin Demirtaş; "Önümüzdeki günlerde bu tarihi saldırılara karşı nasıl bir tarihi direnişe geçeceğimizi hep birlikte bütün dünyaya göstereceğiz." diyerek devam ediyor. Bu adam milletvekili... Benim meclisimde... PKK adına konuşuyor ve milletimi tehdit ediyor, devletime açık açık meydan okuyor. Biz açılıp imkan verdikçe PKK cesaretleniyor, tehdidi artıyor.

Başbakan ise "Bedeli ne olursa olsun açılım tamamlanacak." diyor.

"Bedeli ne olursa olsun!..".

Nasıl yani?

Bedeli, güneydoğuya PKK bayrağı dikilmesi olursa da mı?

Yanlış anlıyoruz herhalde...

Talihsiz bir tesadüf eseri, Başbakanın, 80 ülkenin büyükelçisine iftar verdiği ve "Çözüme her zamankinden daha yakınız." dediği sıralarda güneydoğuda açılıyor bu PKK bayrakları... Öcalan'a övgüler arttıkça artıyor; bölücübaşı bayrak yapılıyor.

Anadolu'da bir tabir vardır: "Eşşek yıkıliy, can sıkıliy".

İşin tuhaf yanı, bu nasıl demokratik açılımsa, gazeteciler, emekli subaylar, rektörler hapislerde... Hâlâ iddianame yazılıyor. İddianameden başka bir şey yok ortada ama birçok yüksek kariyer sahibi hapiste... Henüz suçları sabit olmamış... Çoğu da bir yılı aşkın bir zamandır... Ama olsun! Biz açılıyoruz! Biz dağdan inecek teröristi, askerimizi vuran teröristi affedeceğiz, ona iş bulacağız. Sade vatandaş işsizlikten aç ve perişan durumda ama olsun... Demokratik açılım bu!..

Türkiye açılıyor... Açılımdan açılıma gidiyor... Bir striptizci misali, açıldıkça açılıyor... Ne ilke kaldı, ne devlet politikası...

Kime açılıyor? Ermeni'ye, PKK'ya... Rum'a... AB'ye... ABD'ye... İyi, güzel, hoş da... onlardan bize açılan var mı?

Diğer yandan kapanıyor... Kime? Subayına... Gazetecesine... Yazarına... Profesörüne... Dekanına... Tüm aydınlarına...

Anlamıyorum...

Anlayamıyorum bu açılımı; striptizci misali açılımı...

Bildiğim kadarıyla açılıp saçılan striptizciyi herkes seyreder; kimse taciz etmez, iğfal etmez. Ama böylesine açılan milletleri iğfal ederler.

"Eşşek yıkıliy, can sıkıliy".

Vah milletim!

13 Eylül 2009 Pazar

Hacizden geçilmiyor


Uzun bir süredir günlük gazeteler haciz ilanlarıyla dolu. İçler acısı... Günlük bir gazetede ortalama 10 haciz ilanı var. Yılda yaklaşık 3.000 ilan yapar. Toplam 10 gazetede desek, yılda 30.000 işyeri ve kişinin gayrimenkulleri veya işyerleri icra veya iflas nedeniyle elden çıkıyor. Bunlar sadece gayrimenkuller... Buna menkulleri de ilave etsek kim bilir ne kadar kişi mağdur.

Bu iflas ve icra meselesine devlet el atmalı. Her borcunu ödeyemeyen hırsız değil ki... Neden bu kişi veya kurumlara bir çare aranmıyor da ilk fırsatta mallarına el konuluyor? Evet, kanun böyle... Böyle de, böyle mi olmalı? Ülke menfaati bunu mu gerektiriyor. Her borcunu ödeyemeyene hemen icra mı koymalı? Borçlunun malı hemen haraç mezat, yok bahasına satılmalı mı? Bu mu hak, adalet? Bu kanunlar yeniden gözden geçirilmeli değil mi?

Bir işyeri düşünün. 50 yıl maliyeye vergi ödemiş; işçi, memur beslemiş, SSK primi ödemiş, ihracat yapmış, ülkeye döviz kazandırmış. Ne olmuşsa banka kredi borcunu ödeyememiş ve iflas etmiş. Hemen alacaklılar devrede... Makineleri, masaları, sandalyeleri haraç mezat icrada yok bahasına satılıyor. İlk seferde rayiç değerinin %60'ıyla açık artırmaya çıkarılıyor. Satılamazsa, 2. sefer %40 değeriyle... Yok bahasına... Neymiş? Alacaklıların parası ödenecekmiş. Ya sonra? İşyeri kapanmış, işçiler sokakta... Artık vergi ödeyecek bir işyeri eksilmiş; kimin umurunda? Vergi kaybı ne olacak, işsiz kalan işçi ve memurlar ne olacak? Bu işyerinin yıllardır ödediği vergiler, devlete kazandırdıkları yok mu sayılacak?

Evet, yok sayılacak! "Zarar etmeseydi efendim. Yıkarım hemen! Hem de bütün geçmişini yok sayarak! Bütün geçmişini yok ederek!".

Eski maliye bakanı Unakıtan söylememiş miydi "Filin, fincancı dükkânına girdiği gibi gireceğiz!" diye? "Hesabını ona göre tutsaydı efendim! Ya kazanır vergisini öder; ya da mahvederim! Anasından doğduğuna pişman ederim! Bütün varlıklarını elinden alır, imha ederim! Ne cesaretle işyeri açtı ki? Açmasaydı efendim!"

İyi, güzel, alacağını almak için girecekse girsin de, neden filin fincancı dükkânına girdiği gibi? Neden yakıp yıkarak? Devletin düşmanı mı bu işyerleri? Bu nasıl zihniyettir böyle?

Bu zihniyet yalnız Unakıtan'a ait değil... Çok eskilerden beri devleti idare edenlerin anlayışı... Bu davranış, dile getirilmemişti sadece... Unakıtan'ın ağzından sadece dile getirilmiş oldu. Diğerleri uyguluyor ama söylemiyordu. Fark sadece bu kadar... Yoksa değişen bir şey yok...

50 yıllık Gorbon Işıl fabrikasının durumu ortada. Mali kriz neticesi bu büyük isim iflas etmemek için 2000 yılında, yok bahasına yabancı bir finans şirketine satıldı. %51 hissesi 1,8 milyon dalara ve bütün haklarıyla beraber. Evet, iflas etmedi ama iflastan ne farkı var? Artık o fabrika bizim değil, yabancıların... Kârın %50'si yabancılara gidecek.

Ya iflas edeceksin, ya da yabancılara satacaksın.

Yazıktır, günahtır!

Unutmamak gerekir ki işyerleri; esnafıyla, tüccarıyla, sanayicisiyle ülkenin bereketi, ekonomisinin can damarı... Can damarı kesilen bir ülkenin değil kalkınması, varlığından söz edilebilir mi? Bu şartlarda kim, hangi cesaretle ciddi bir iş yeri kurar? Kim sanayicilik yapar?

Devlet sadece işyerinin kârına mı ortak? Zararına hiçbir iştiraki olmayacak mı?

"Efendim, bütün Batıda bu böyle!". Hayır! Batı ülkelerinde böyle olabilir ama Türkiye gibi henüz ekonomisini düzeltememiş, her 5-10 yılda bir kriz yaşayan, halkı henüz fakirlikten kurtulamamış bir ülkede böyle olamaz! Batı örnek gösterilemez! Şayet batıyı örnek gösterecekseniz ben de göstereyim:

Hatırladığım kadarıyla 1971 yılının başlarıydı. İngiltere'deki meşhur "Rolls Roys" fabrikası iflas ediyordu. Devlet "Hayır! İflas edemezsin!" diyerek fabrikanın %90'ını satın aldı; eksiklerini tamamladı, ayağa kaldırdı, çalışır hale getirdi. Yabancılara satmadı, sattırmadı. Bugün bu fabrika kâr etmeye, devlete vergi vermeye devam ediyor. İşte Batıdan örnek!

Batıda, devletle işyerleri birbirine düşman değil. Düşmanlığını ilan edecek kadar işyerine nefret sadece bizde var. Neden? Nasıl kalkınacak bu ülke? Hangi ciddi iş adamı sermaye koyarak fabrika kurar artık? Üretim, dolayısıyla ihracat nasıl artar?

Sadece yabancı malları alıp satarak, ithalat yaparak, riski daha az işlere yönelir, iş sahipleri. Üretime, sabit giderleri yüksek işyerlerine yatırım yapmaz. İşçi çalıştırmaz. Bu sebepledir ki yeme-içme yerlerinden, kafeteryalardan geçilmiyor Türkiye'de.

Batıyoruz beyler! Bu zihniyetle gidersek, geri dönüşü olmayacak bir şekilde batacağız. Bir daha belimizi doğrultamamacasına!..

Vah milletim!

11 Eylül 2009 Cuma

Globalleşme küstahlığı


Bir "Globalleşme"dir gidiyor. Veya "Küreselleşme"... Globalleşme yutturmacası küstahlığa dönüştü.

Nedir "GLOB" veya "KÜRE"? Herhalde dünya kastediliyor; başka bir şey olamaz. Yani yerküre... Bundan da dünyadaki insanların toplu hareketleri, toplu davranış biçimleri kastediliyor olsa gerek. Veya ekonomileri...

Glob, yani küre; bir başka deyişle dünya diye bahsettikleri, sadece batı devletleri. Yani Avrupa ve ABD... Bu mu Glob? Asya, Afrika, Güney Amerika, Avustralya globun içinde değil mi? Yok mu sayılıyor dünyada bunca insan ve üstünde yaşadıkları toprak? Sadece Avrupa ve ABD mi glob, küre, dünya sayılıyor? Evet, aynen öyle...

Nüfus çokluğu itibariyle globu teşkil ettiklerini varsayıyorlarsa bir bakalım, kimlerden oluşuyormuş ve ne kadarmış nüfusu bu GLOB'un?

Avrupa: 694 milyon,
ABD: 300 milyon.

Toplam: 1 milyar bile değil! Dünya nüfusunun yaklaşık 5'te biri... Yani bunlar insan... Kural koyucu... Diğerleri uşakları, köleleri... Veya yoklar bile!

Kimler bu globun(!) dışındakiler ve nüfusları ne kadar?:

Asya kıtası: 3,5 milyar,
Afrika kıtası: 222 milyon,
Kuzey Amerika: 154 milyon, (ABD hariç)
Güney Amerika: 335 milyon,
Okyanusya: 23 milyon.

Toplam: 4 milyar 234 milyon.

Yani 4 milyar 234 milyon nüfus globa ait değil; dünya insanı değil, öyle mi?

Arazi çokluğuna sahip oldukları için mi "GLOB" sayıyorlar kendilerini yoksa? Ona da bir bakalım:

Glob dedikleri ABD ve Avrupa:

Avrupa kıtası: 10 milyon Km2,
ABD: 9,4 milyon Km2

Toplam: 19,4 milyon Km2.

Bu kadar yüzölçümüne sahip toprağın insanı, bakalım ne kadar yüzölçümüne sahip toprağı glob dışı, yani dünya dışı sayıyor?

Asya kıtası: 44 milyon Km2,
Amerika kıtası: 42 milyon Km2,
Afrika kıtası: 30 milyon Km2,
Antarktika kıtası: 13 milyon Km2,
Avustralya kıtası: 9 milyon Km2.

Toplam 138 milyon Km2,

Özetle; Glob dedikleri toprakları yüzölçümü olarak dünyanın tamamı sayıyorlarsa, 19 milyon Km2 toprak sahibi, 138 milyon Km2 dünya toprağını yok sayıyor. Öyle mi? Evet, aynen öyle... Dünya toprağının %12'sine sahip olanlar GLOB; %88'ine sahip olanlar dünya dışı! Vay vay!

Ne sahip olduğu toprak genişliği, ne de sahip olduğu nüfus itibariyle yekûn teşkil eden bir güruh, GLOB olma, DÜNYA olma iddiasında...

Bu kadar kendini beğenmişlik, bu kadar küstahlık olur. İşin garip yanı buna itiraz eden de yok... Anlayamıyorum... Herkes kabullenmiş gibi bu globalleşme masalını. Ve bu yutturmaca globun içine girmeye çalışıyor. Aptalca, şuursuzca... Adeta hak ediyorlar aşağılanmayı ve sömürülmeyi...

Globalleşme fikrini destekleyenler de kendi kendilerini aydın ilan etmiş, kör kuyunun derinlikleri kadar karanlık, yazar geçinen, kendi milletini aşağılayarak Batıya yaranmaya uğraşan, toplama-çıkarma yapmaktan aciz, üç beş kompleksli asalak.

Bu asalaklar kimler? Seçmek o kadar kolay ki... Bütün yazılarında alt alta yabancı isimler sıralayan, durmadan birkaç yabancı şehirden övgüyle bahsederken kendi vatanını aşağılayan, buraları görmüşlükle övünürken görmemişliğini açığa vuran, kendi dili yerine anlaşılmaz yabancı kelimeler kullanan, kendi milletini bu globun(!) insanlarına ispiyon eden yazarımsılar...

İşin acıklı yanı, bu küçücük Batı topluluğunun "GLOB" olduğunu gerçek aydınların da kabullenmiş olmaları...

Milletim de bu zavallılığa "HAYIR!" demiyor; "Siz de kim oluyorsunuz? Kendinize gelin!" demiyor. Bu glob saçmalığının içinde yer almak için didinip duruyor!

Vah milletim, vah!

10 Eylül 2009 Perşembe

Ne oldu bu millete?


Gözlerime, kulaklarıma inanamıyorum! Sel felaketine uğramış iş yerlerinin malları vatandaş tarafından yağmalanıyor. Arsızca sırıtan suratlarla, utanmadan, kameralara baka baka... Malları heba olmuş, belki de iflas durumuna gelmiş iş sahipleri kan ağlarken; diğer tarafta cesetler yerde yatarken... Hem de mübarek Ramazan günü...

İnanamıyorum!

Benim milletim mi bu? Yoksa ben başka bir memlekette mi yaşıyorum? Kâbus mu görüyorum yoksa! Aç köpekler gibi saldırıyor insanlar başkalarının zarar görmüş mallarına. Sanki babalarının mallarıymış, kendi haklarıymış gibi...

Hiç mi Allah korkusu kalmadı bu millette? Hadi diyelim Allah'tan korkmuyor; kuldan da mı utanmıyor? Bu millet benim milletim olamaz. "Anlı, şanlı" diye övündüğüm, "asil" diye gururlandığım milletim bu mu?

Anlayamıyorum! Sonradan mı böyle oldu bu millet, yoksa hep böyleydi de farkında mı değildik? Yoksa sadece küçük bir çapulcu takımı mı bu?

Utandım o meşum sahneleri görünce. Bu milletin bir mensubu olmaktan utandım. Bütün bu görüntüler dünyada yayımlandı. Dünyaya da rezil oldum. Kimsenin suratına bakamaz haldeyim. Hiç değilse gazeteciler, televizyoncular bu görüntüleri yayımlamasaydı. Yayımlamasaydı da utancımız kendi aramızda kalsaydı. Şimdi bütün dünya bizi göstererek "İşte Türk milleti!" diyecek. Nasıl bakacağız dünyanın yüzüne?

Utandım ey milletim; hem de çok utandım!

Yazıklar olsun!

9 Eylül 2009 Çarşamba

Kürt açılımı


Siyaset, hiç girmek istemediğim bir alan. Ne var ki "Kürt Açılımı" adı altında toplumu yanıltıcı birçok yazı yazılmakta, halk şaşkın duruma düşürülmekte.

Siyasi partiler, oy amaçlı davranış biçimleri sergilerler; bu doğaldır. Ancak, kendi kendilerini "Aydın kişi" olarak ilan etmiş köşe yazarları neden halkı şaşkına çeviren yazılar yazar, buna akıl erdirmek mümkün değil. Bu davranışlarından ne gibi çıkarları olabilir ki? Anlayamıyorum.

Biz, sade vatandaşlar; perde arkasında gelişen olayların dışında, yalnızca bize anlatılanlardan yola çıkarak olan biteni anlamaya çalışıyoruz. Başka bir şansımız da yok zaten.

Yıllardır kan dökülmesi olayı, bize, PKK terör örgütü ve yandaşlarının olayı olarak anlatıldı; Kürtlerin olayı olarak değil. Kürtler mi kan döküyor? Hiç alakası yok. PKK kan döküyor. Öyle ki kan döken PKK'nın yöneticileri Kürtçe bile bilmiyor. Hangi Kürt sorunundan bahsediyorlar, anlamıyorum.

PKK, daha çok Kürt asıllı vatandaşlarımızı öldürdüğü için Türk Silahlı Kuvvetleri devreye girdi, şehitler verdi. Şehitlerin arasında Kürt asıllı askerlerimiz de var. Kürt asıllı vatandaşlarla Türk toplumunun hiçbir alıp veremediği olmadı. Güneydoğuda ordumuza destek verenler de Kürt vatandaşlarımız değil mi?

Belki istatistikî olarak bir mana ifade etmez ama söylemeden geçemeyeceğim:

Şahsen tanıdığım ve sevdiğim iki Kürt asıllı vatandaştan da sevgi, mertlik, sadakat dışında bir yaklaşım görmedim. Bunlardan biri, yaklaşık 55 yıl evvel, 6-7 Eylül olaylarında, yeni kurulan şirketimizin kapıcısı Kürt Mehmet, kalabalık güruhun önüne tek başına çıkarak "Buranın sahipleri Türk'tür. Zarar vermeyin!" diye haykırarak kendini öne atmış, işyerimizi talan ve yıkımdan kurtarmıştı. Diğeri ise, gene işyerimizde işçilerin çıkardığı isyana iştirak etmeyerek "Beni olaylara katmayın. Ben çalışırım, görevimi yaparım. Ekmek yediğim yere ihanet etmem!" diyerek isyancılara cephe almış, her şartta görevini tam olarak yapan bir işçi. Askerliğini de hudut karakolunda yapmış, PKK'ya karşı çarpışmalarını iftiharla anlatıyor ve "Benim vatanım, benim bayrağım. Onları korumak için çanımı veririm" diyor.

Hangi cepheden bakarsak bakalım, kan dökülmesi olayı Kürtlerle Türkler arasında değil. Uzun yıllar PKK ile çarpışmış kumandanlar da ifade ediyor ki, PKK, uyuşturucu ve kaçakçılıkla beslenen bir menfaat çetesi. Amacı ne siyasî ne de askerî... Garip, çaresiz, cahil vatandaşları kandırarak başındaki üç beş kişinin menfaatine çalışıyor. Yurt dışı siyasiler de bu menfaat guruplarını kendi amaçları doğrultusunda Türkiye aleyhine kullanıyor. Al gülüm, ver gülüm meselesi. Bunun Kürtlerle ne alakası var?

Bunu ben biliyorum da, Kürtler bilmiyor mu, siyasiler bilmiyor mu, aydın geçinenler bilmiyor mu?

Bu ne Kürt açılımı, ne demokratik açılım. Bu, doğrudan doğruya siyasî partilerin ve dış mihrakların çıkar açılımı. Bu açılım ne olursa olsun, kan akması durmayacak. Çünkü PKK kendi geçim kaynağından vazgeçmeyecek. Bu açılım çabalarına rağmen dün 7 şehit daha verdik. Bu da açılımın falan hiçbir yararının olmayacağının göstergesi değil mi?

Tek çare PKK'nın beslendiği uyuşturucuya ve kaçakçılığa engel olmak. Ekonomisi sıfırlanmış bir örgütün mücadele gücü de kalmaz.

Bütün bu gerçeklere rağmen birçok aydın geçinen kişiler ve köşe yazarları, açılıma destek vermek ve kamuoyu oluşturmak için çalışıyor. Nedendir bilinmez...

Bu açılım bir başlarsa, Türk alfabesindeki harf sayısının bile değişeceğinden endişe ederim. Bu olayların perde arkasında Türk alfabesine W, Q, X harflerinin de girmesinin planlandığını sezer gibiyim. Kürt alfabesinde var çünkü bu harfler. Köy isimlerinin Kürtçeleştirilmesiyle başımıza bir de bu iş çıkacak. Bir kızılca kıyamet de o zaman kopacak. Durduk yerde Türk milletinin başına işler açılacak.

Bütün bunlar, sinsi bir planın parçaları gibi geliyor bana. Adım adım, sinsi sinsi, kanser gibi yayılan ve genişleyen hastalık halinde başımıza, içinden çıkılmaz dertler açacak. Demokratik açılım falan masal...

Korktuğum başka bir şey de PKK ile Kürt kökenli vatandaşların aynı kefeye konulmasıyla ortaya çıkacak kırgınlık... Sonuçta, zorla oluşturulmuş, olası bir Kürt-Türk sorunu... Ama ne çıkarcılar ne de dış mihraklar, arzuladıkları bu ayırımcılıkta başarılı olamayacaklar, çatışma çıkaramayacaklar. Çünkü bin yıldır Türk ve Kürt birlikte yaşamayı başarmış, bundan sonra da başaracak.

7 Eylül 2009 Pazartesi

Hakka aykırı, hukuka uygun


Şu emlak vergisi meselesi...

Akşam gazetesinin 6 Eylül 2009 tarihli Ekonomi bölümünden haber (s.8):

"Devletin ranta ortaklık talebi tartışma yarattı."

Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç: "Yapılan yol, metro ve köprüyle değer kazanan evden vergi almayı vatandaşa nasıl anlatırız?" diyor.

Beykoz Belediye Başkanı Yücel Çelik: "Devlet yol yapıyor ve eviniz değer kazanıyorsa bu haksız kazanç." diyor.

Yeni vergi taslağına göre, satışı yapılan değer kazanmış emlakin kazandığı değer üzerinden vergi alınacakmış.

Bir gelir temin edildiğinde kâr doğarsa devletin bu kârdan vergi alması kadar doğal bir şey olamaz. Sorun burada değil. Sorun, emlak vergisinde; her yıl ödediğimiz emlak vergisinde.

Hiçbir gelir elde edilmediği halde, duran bir değerden nasıl vergi alınır? Hangi hakka dayanır bu? Hukuka dayanıyorsa, hakka dayanmayan hukuk mu olur?

Verginin mantığında "Devlet, vatandaşın kârına ortaktır" prensibi vardır. Doğrudur da... Fakat durduğu yerde duran, getirisi olmayan bir mülkün vergisini almak da ne oluyor? Çok uzun yıllardır uygulanan bu hakka aykırı, hukuka uygun konu, hiç kimse tarafından protesto edilmiyor. Acıklı bir durum.

Yanından yol geçti diye değerlenmiş sayılan emlakin satışından doğan kârdan vergi alınmasının dışında, gözden kaçan bir husus var. Bu değer artışı sebebiyle, yıllık ödenen emlak vergisi de artacak. Bu, konu edilmiyor.

Haksız vergi bu kadar değil. Tüm gider vergileri haksız. Gelirden kâr sağlanınca devlet elbet vergi alacak da, giderden neden vergi alıyor? Vergisi ödenmiş bir paranın harcamasından ayrıca vergi almak ne demek? KDV, ÖTV ve vasıtalı vergiler, bu kapsamda vergiler. Kanıksadığımız için dikkatimizi çekmiyor ama hakka uygun olduğunu kimse iddia edemez. Hak söz konusuysa, gider vergilendirilemez.

Sakın "Batı ülkelerinde de böyle vergiler var" demesin kimse. Batı ülkelerinde halkın geçimi, sağlığı, geleceği güvence altına alınmış. Herkes, her türlü giderini vergiden düşüyor. Elbette her türlü vergiyi alma hakkına sahip. Aynı haklar bizde de sağlansın, alınan tüm vergiler helal olsun.

4 Eylül 2009 Cuma

Cuma namazı ve camiler


Hiç tartışmasız Cuma Namazı farz1. Farz da, içinde bulunduğumuz durum nasıl?

Duruma iki yönden bakalım: İmamlar ve cemaat...

İmamlar:

Camilerin büyük bir çoğunluğunda imamlar cahil. Belli ki Kuran kurslarında ezberletilmiş, içine safsatalar katılmış bir takım hikâyelerle donatılmışlar. Çoğunluğu düşünmekten yoksun, bilgisiz, ezberci, robotlaştırılmış kişiler. Bunları bu makamlara kimler getiriyorsa asıl suçlu onlar. Bunca İmam Hatip Okulu varken ve bunca imam yetiştirirken nerede bu imamlar? Hiçbiri camide görev yapmayacaksa bu okulların anlamı ne? Bu okullar ne amaçla kuruldu? Yeniden gözden geçirilmeli değil mi?

Cuma namazı ezanı öncesi imam bir şeyler anlatıyor. 1400 yıl evvel sahabe ne yaparmış, nasıl yaşarmış?

İyi, güzel de anlatılan örnekler 1400 yıl öncesine ve Arap toplumuna ait. Ne bugüne ne de Türk örf adetlerine uyar. Denilebilir ki "Temel ahlak değişmez." Evet, doğrudur da anlatılan şeyler sadece ahlakla mı ilgili? Ne gezer! Günümüz şartlarında kimsenin işine yaramayacak bir takım bilgiler... Ayrıca ne kadar doğru olduğu da şüpheli... Zaten kimse dinlemiyor. Dinlese de anlaması mümkün değil; çünkü sinek uçsa kanat sesi duyulacak küçücük camilerin içinde kötü bir mikrofon ve hoparlörle anlatılan hiçbir şey anlaşılmıyor. İyi ki de anlaşılmıyor.

İmamın hitap şekli ve üslubu da dikkate değer: Sanırsınız imam tanrı olmuş, insanları eleştiriyor, azarlıyor. Veya cenneti garantilemiş de cemaatin hepsi cehennemlik.

Bu şartlarda, düşünün ki yüksek tahsilli, eğitimli kişiler; dekan, profesör vs. camiye gidiyor; bu üslubu ve cahilce konuşmaları dinliyor. Dinden, imandan çıkar. Zaten onun için camilere çoğunlukla bu gibi kişiler gitmiyor, gidemiyor. Hâlbuki imam denen kişinin halkın her kesiminden daha kültürlü ve bilgili olması gerekmez mi? Toplumun her kesimini eğitecek seviyede olması gerekmez mi?

Hutbeden hemen önce imam bir dua okuyor; ne dediğini kimse anlamıyor. Arkasından "Kelimeişehadet" getiriyor ama nasıl?

"... ve eşhedü enne Muhammeden abduhu habibuhu ve Resulüh"

"Bu 'habibuhu' da nereden çıktı?" diyen yok... Kuran'da Hz. Muhammed için "Habip" yani "sevgili" kelimesi geçmez. Ancak İbrahim Peygamber için "Halil" yani "dost" kelimesi geçer2. Allah'ın demediğini, Allah adına kim ilave etmiştir? Bunun vebalini nasıl üstlenebiliyorlar? Vurgulamak gerekir ki kelimeişehadatin bu şekilde kullanılması bütün camilerde... Bu da gösteriyor ki, sorumlusu Diyanet İşleri başkanlığı. Bu konuyu, bilen kişilerin tekrar gözden geçirmesi gerekmez mi?

Cemaat:

Yazın camiler, sanki mesire yeri... İçerisi dolmadan, millet bahçede hasırları sermiş oturuyor. Önlerinde bir mangal eksik... İbadet için mi gelmiş bu millet yoksa serinlemeye mi, anlayamazsınız.

İçerisi de bir başka âlem... Gelenlerin azımsanmayacak kadarı çıplak ayaklı... Bakımsız ayaklar, hastalıklı tırnaklar; siz otururken burnunuzun hizasından geçiyor, yüzünüze çarptı çarpacak... Bir hışımla önünüze geçiyor, size secde yeri bile bırakmayacak kadar önünüze oturuveriyor. Secde ederken, zaman zaman ayaklarına alnınız veya burnunuz sürtüyor.

Saygı diye bir şey bilmeyen insan camiye gitse ne olur, gitmese ne olur! Belki gitmese daha iyi olur; hiç değilse başkalarının ibadetini engellemez. Çevresine, insanlara bu kadar değer vermeyen insan, sadece adet yerini bulsun diye gitmiştir camiye... Böyle ibadet mi olur!

Oysa hemen hemen bütün camilerde halıların üzeri secde için işaretlenmiş, nizam kurulmuş. İtiş kakışsız, nizam içinde, huşu ile namaz kılınacak sınırlar ayrılmış. Ama kimin umurunda!... İmamın mı?..

Manzara; sefillik, fakirlik, cahillik, saygısızlık örneği... Buraya çocuklarınızı, torunlarınızı götüreceksiniz de ibadete alıştırıp İslam'ı sevdireceksiniz, öyle mi!..

Vah milletim; sahipsiz milletim!.. Bu gidişle âdet Müslümanlığından başka bir şey kalmayacak. Aslında pek kalmadı da zaten!

Kimse el atmayacak mı; rayından çıkmış güzelim dini, aslına asaletine uygun hale getirmeye hiçbir yetkili talip olmayacak mı?
_____________

1 Cumua suresi 9. ayet: "Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır."

2 Nisa suresi, 125. ayet: "... vetetehazellahü ibrahime halila". Yani: "... Allah İbrahim'i dost edinmiştir."