Konu üzerinde birçok bilimsel yazı yazılmış, birçok araştırma yapılmış. Bilimsellikten geçilmiyor ama görülen o ki kimse gerçek nedenini bulamamış. Bulamazlar da... Çünkü bu konuda bilimsellik olarak kabul ettikleri şey, Batı'nın yazdığı ekonomi kitaplarındaki ezberlenmiş satırlardan, gözü kapalı kabullerden başka bir şey değil.
İşin aslını kavrayabilmek için, Türkiye'de, cumhuriyet döneminin başından bugüne tüm refleksleri irdelemek gerekir. Atatürk'ün ortaya koyduğu ekonomik modelle -hem de 1929 dünya ekonomik krizine rağmen- körpecik cumhuriyetin, dünyayı şaşırtan bir şekilde nasıl toparlandığını, hemen Atatürk'ün ölümüyle nasıl bir çöküşe geçtiğini tarafsız bir gözle incelemekle mümkündür. Batı'nın ezberlettiği ekonomi mantığıyla değil...
Cumhuriyetin henüz 6. yılını idrak ettiği günlerdeki bu dünya krizinden, o yoksulluk içindeki, savaştan yeni çıkmış Türkiye'nin toparlanması, ayağa kalkması, elbette Batı'nın ekonomi mantığının taklit edilmesiyle mümkün olamazdı. Türkiye ekonomisi, Atatürk'ün ezber bozan dehası ile kurtarılmıştı.
Kimse kalkıp da "O günkü dünya başkaydı, bugünkü dünya bambaşka" veya "Globalleşme var efendim!" gibi gene ezberci cümleler kullanmasın! Bırakalım artık şu ezberciliği de biraz geçmişi gözlemleyelim, biraz mantık yürütelim. Atatürk'ün yaptığı gibi... Hür mantık... Batı ezberi değil!..
Önümüzde kimseye nasip olmamış muhteşem bir örnek olduğu halde bugün neden milletçe sürünüyoruz, bu da ayrı bir zavallılığın göstergesi...
İşsizlik sorununun ilk sorumlusu Türk sineması...
"Nasıl olur!" demeyin... 50 yıl boyunca, üç kuruşluk kâr uğruna (kâr falan da etmediler ya...), tüm halka "Hırsız fabrikatörün çocuğu, fakir namuslu kız aşkı" filmleri seyrettirildi. "Fabrikatör eşittir hırsız" imajı, zihinlerde öylesine yer etti ki zaten sayısı üç-beşi geçmeyen fabrikatörler, halk içine çıkamaz oldu; fabrikatörlük utanç haline geldi. Daha düne kadar biraz gösterişli evlerin duvarlarına spreylerle "Hırsız apartmanı" yazıldığı zihinlerde tazeliğini koruyor. Bu etki günümüzde de devam etmekte...
Artık fabrikatör falan kalmadı. İstedikleri oldu. Kına yaksınlar...
Fabrika demek üretim demek, iş demek, istihdam demek, ihracat demek... Ülkenin zenginliği, dolayısıyla halkın zenginliği demek... İşte artık fabrika yok... İşsizlik de tavana vurdu. Bundan sonra kimse de fabrika kurmaya kalkmaz. Enayi mi adam! Sermaye koyacak, işçinin sendikasına hesap verecek, işçinin kıdem tazminatı yükünün altına girecek, her dakika devlete, maliyeye hesap verecek... en ufak krizde, tüm varlığını kaybedecek... sıkıntıya düştüğünde, vergisini ödeyemediğinde, devlet sanayicinin yanında olacağına ilk iş olarak yurt dışı yasağı koyup, sendikalarla birlikte adamın malına mülküne el koyacak, haraç mezat makinelerini satıp, maliye vergisini, işçi kıdem tazminatını alacak...
Sermayedar işin kolayını buldu artık. Ya üç-beş kişilik kadroyla ticaret yapıyor, ya da parasını emlake veya faize yatırıyor. Artık günümüzde tefecilik yapmayan ayakta duramıyor. İşte bunun için "Finans kuruluşu" adı altında tefeciden geçilmiyor memlekette.
İşsizlik gittikçe artacak beyler! Fabrika bacaları yükselmedikçe, bir ülkede üretim olmadıkça işsizliğe çare bulunamaz.
İkinci sorumlu bankalar...
Atatürk zamanında bankacılık sistemi, dünya bankacılık anlayışından çok farklı bir amaçla, farklı bir mantıkla kuruldu. Batı dünyasında bankalar ticarethane olarak kurulurken, Türkiye'de sanayii kalkındırma amaçlı kuruldu. Halkın küçük tasarruflarının büyük sermaye oluşturması sağlandı. Bu paralarla fabrikalar kuruldu.
Günümüzde bankalar, halkın tasarruflarından ne kadar kâr elde ettikleriyle övünüyorlar. Devasa binalar inşa ederek halka adeta "Bakın sizi nasıl yoluyoruz!" mesajı vererek alay ediyorlar.
Bankalar devletleştirilerek, bugün yapılanın tam aksine millileştirilerek ticarethane olmaktan çıkarılıp sanayiye destek verir duruma getirilmedikçe bu ülkede hiçbir yere varılamaz, işsizlik ve fakirlik sorunu çözülemez.
Üçüncü sorumlu, sendikalar:
Türkiye için sendikalaşma henüz çok erken. Sanayi oturmadan, sınai müesseseler güçlenmeden sendikacılık para etmez. Zaten insanlar sanayici olmak istememekte, işçinin yükünü taşımaya yanaşmamaktayken; mevcut birkaç fabrika da ayakta kalma savaşı verirken, sendika işçinin hakkını nasıl koruyacak? Bu şartlarda fabrika sahipleri için sendikalar bir öcüden başka bir şey değil!
Fabrika sayısı o kadar artmalı ki, işçi bulamaz hale gelmeli. Arz-talep dengesi zaten işçinin maaşının yüksek olmasını sağlar. İş yerleri, işçi bulabilmek için cazip ücret teklif etmek zorunda kalırlar. Sendikaya da gerek kalmaz.
Dördüncü sorumlu, sigorta ve vergi:
Bugün işçinin aldığı net ücret kadar devlet vergi ve sigorta kesintisi yapmakta... Yani devlet işverene diyor ki: "İşçiye ne kadar verirsen, bana da o kadar vereceksin." Adeta patron, işçi çalıştırdığı için cezalandırılıyor.
İşçi, aldığı net ücrete bakar. İşveren de ödediği brüt tutara... Bugün 600 lira net alan bir işçinin işverene maliyeti -yemek maliyetiyle beraber- 1200 lirayı geçiyor. İşveren, ortalık süpürmek için bir işçiye 1200 lira vermekten şikayet ederken, eline 600 lira geçen işçi de bu parayla geçinememekten şikayetçi. Bu şartlarda işsizlik elbette artar...
Beşinci sorumlu, kıdem tazminatı:
İşçi çalıştırdığı sürece bir işveren; işçi adına sigorta, sigorta işveren payı, vergi, öğle yemeği, sosyal yardımlar gibi ödemeler yaptıktan sonra, bir de her yıl için bir maaş kadar kıdem tazminatı borçlanmakta... Herhangi bir nedenle bir işçiyi çıkarmak istediğinde bir de ihbar tazminatı ödemek zorunda... Bu şartlarda kimse sanayici olmak istemez; kimse bu kadar yükün altına girmez. Hele, zora girdiğinde bir de devlet icra ve hacizle üstüne gelecekse, asla...
Sermayesi olan herkes ya tefeciliğe kayar, ya da kolay para kazanma yolları arar. İstihdam yükünün altına girmez...
Bu şartlar değişmeden, işsizlik daha çok büyür ama asla azalmaz. Herkes bunu böyle bile...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder